ÂLÎ/ÇEŞMÎ, Gelibolulu Mustafa

(d.948/1541-ö.1008/1600)

divan şairi

 

Özellikle 17. yüzyıla kadar Osmanlı coğrafyasının en çok şair yetiştiren şehirlerinden biri olan Gelibolu’da doğdu. Edebiyatımızda Urfalı Nâbî, Manisalı Birrî gibi mahlasıyla doğum yeri birleştirilerek anılan şairlerdendir. Âlî’nin, bütün eserlerinde Gelibolulu olduğunu vurgulaması ve Gelibolu sevgisini yansıtması bu bağdaştırmanın yansımasıdır. Annesinin adı Ümmühânî, babasının adı Hoca Ahmed, dedesininki Abdullah’tır. Özellikle dedesinin adından hareketle kendisinin devşirme bir aileden geldiği tahmin edilmektedir. Anne tarafından Muslihiddin Mustafa adlı bir şeyhin torunu idi. Şeyh Muslihiddin Nakşibendi şeyhi Seyyid Emir Buharî’nin (ö. 1516) müridi ve halefiydi. Sadef-i Sad-Güher’de ailesi hakkında ayrıntılı bilgiler veren Alî, üç erkek kardeşin en büyüğü olduğunu; iki kardeşinden birinin iyi derecede Arapça ve Farsça bilen Mehmet, öbürünün İbniyamin adını taşıdığını anlatır. Hisalî’nin Metâliün-Nezair’inde “Râzî Birâder-i Âlî” adlı bilgiden kardeşlerinden birinin Râzî mahlasıyla şiirler yazdığı anlaşılmıştır.

Kendi ifadelerine göre mutlu bir çocukluk geçiren Âlî'nin bu mutluğunun temelinde ailesinin maddî durumu önemli bir rol oynadı. Ailesinin maddî durumu ile yeteneği birleşince Âlî, eğitim basamaklarını yaşıtlarından daha önce çıktı. Beş yaşında okula başladı ve dokuz yaşındayken Habib-i Hamidî ve Sürurî’den tefsir ve fıkıh dersleri aldı; on altı yaşında İstanbul’a giderek Rüstem Paşa, Haseki ve Semaniye medreselerine devam etti. Âlî'nin eğitim hayatında kısa sürede elde ettiği ilerlemeler, özgüvenini arttırdı.

Eğitimini tamamladıktan sonra Âlî, ya ilmiye sınıfına yönelecek ve gelecekte müderris ya da kadı olarak hizmet edecekti ya da bürokrasiyi tercih edip bu alanda çalışmalar sürdürecekti. O, Kanunî'nin şehzadelerinden olan Selim, 1558'de Konya Sancak Beyi iken kendisine maiyetinde çalışmasını önerince bürokrasi yolunu tercih etti. Manisa ve Kütahya’da onun maiyetinde bulundu. Burada hem seçkin bir çevrede çalışma imkanı elde etti hem de Celâl Bey, Kara Fazlî ve Durak Çelebi gibi devletin önemli aydınları ile bir arada oldu. 1563 yılına kadar şehzadenin yanında çalışan Âlî, Şehzade Selim'in sarayından ayrılarak devletin çeşitli kademelerinde görevler almaya başladı. Önce Şam Beylerbeyi Lala Mustafa Paşa’nın daveti üzerine Şam’a gitti ve altı yıl onunla çalıştı (1563-1568). Paşa’nın Yemen fethiyle görevlendirilmesi üzerine onunla Mısır’a gitti. Bir ara Manisa’da şehzade vali olan III. Murat’ın maiyetinde oldu. Oradan da Bosna’ya Ferhat Bey’in yanına gitti (1570). Tekrar Kafkas bölgesine başkomutan olan Lala Mustafa Paşa’nın maiyetine katıldı (1578). Şirvan fethinden sonra Halep Tımar defterdarı oldu. Fakat bu yıllar artık devlette çözülmenin hissedilmeye başladığı dönemlerdi ve bunun en çok görüldüğü alan da memuriyete yönelik sıklıkla karşılaşılan tayin ve azillerdi. Âlî de bundan sonraki hayatında bu duruma sıklıkla tanık oldu.

Âlî, 1585'te tayin edildiği Erzurum Defterdarlığı’nda altı ay kalabildi. Aynı yılın sonlarında Mart 1586'da Bağdat Mal Defterdarlığı’na naklolundu. 1586 yazının ortalarında Bağdat'tan ayrılarak İstanbul'a geldi. Sübhatül-Abdâl’da ve 1590 yılında son şeklini verdiği Riyâzüs-Sâlikîn mesnevisinin 99 beyitlik bölümünde zamanın padişahı Sultan III. Murad övgüsünde bulundu ve hâlinden şikâyet ederek azlini ve çektiği sıkıntıları anlattı. Çocukluk ve gençlik günlerinde yokluk yüzü görmeyen Âlî, zaman zaman sefalet denebilecek bir geçim darlığına da düştüğünü ifade etti.

Yetenekli ve hırslı bir adam olan Âlî’nin üzerinde bu haksız tayin ve aziller kuşkusuz olumsuz etki yaptı ve kırk yaşlarından itibaren o, devir ve toplum hakkında karamsar duygulara kapıldı. Bu durum, elli yaşlarında giderek daha da arttı. Hem cemiyetteki bozuluşu hem de isteklerini elde edemeyişini şiirlerinin doğrudan konusu yaptı. Elli yaşında tertiplediği Lâyıhâtü’l-Hakîka adlı Divanı’nın Dibace’sinde içinde bulunduğu ruh durumunu yansıttı. 1585 yılında Bağdat Mal Defterdarı olan Âlî, bu tarihten 1591 yılına kadar herhangi bir göreve atanmadı. Bu yıllar arasında çok zor günler geçirdi. Eserlerinde devrinden ve yönetimden şikayetlerde bulundu.

Âlî, 1593 yazında Gelibolu'ya döndü. Bu sırada 53 yaşındadır. Bu dönüşün hayatına yeni bir heyecan kattığı anlaşılmaktadır. Gelişini kutlamak ve dostlarına bir armağan sunmak amacıyla Vâridâtü’l-Enîka ve Lâyıhâtül-Hakîka adlı iki Divanı’ndan 100 gazelini seçerek Sadef-i Sad-Güher’i, 100 matlaı toplayarak da Gül-i Sad-Berg’i oluşturdu.

III. Mehmed’ın tahta çıkışı onu yeniden umutlandırdı. Yazmak niyetinde olduğu Künhü’l-Ahbâr adlı umumu tarihi için kaynakların bulunduğu Kahire’ye gidebilmek için oranın defterdarlığını istedi. Ama bu talep de gerçekleşmedi. Sonraki görevleri Yeniçeri kâtipliği (Temmuz 1592) Sivas defterdarlığı, Amasya sancakbeyliği (1595 Kayseri sancak beylidir (1596). Âlî, son olarak Cidde Sancakbeyliği görevindeyken orada vefat etti. Mezarı belli değildir. (Aksoyak, 2006: 1-67)

Eserleri

Çok sayıda ve farklı türlerde eserler kaleme alan Âlî’nin bu çalışmaları edebî eserleri, tarihî eserleri, diğer konulardaki eserleri, henüz elimize geçmeyen eserleri olarak sınıflandırılabilir.

1. Edebî Eserler: Bediü’r-Rukûm, Câmî’nin bir beytinin şerhi, Câmiü’l-Buhûr Der-Mecâlis-i Sûr: Âlî,Câmiü’l-Buhûr Der-Mecâlis-i Sûr adını taşıyan manzum Surnamesi’nde, III. Murat’ın şehzadesi III. Mehmet için yapılan belki de Osmanlı döneminin en muhteşem şenliği olan sünnet düğününü anlatır. 990/1582 yılı mayıs ayında başlayan ve 55 gün 55 gece süren düğünün hazırlıkları bir yıl almış, dünyanın çeşitli ülkelerine haber salınarak krallar, hükümdarlar düğüne davet edilmiş, gelemeyenler elçilerini göndermişlerdir.

Dakâiku’t-Tevhîd:III. Murat’ın bir gazelinin şerhidir.

Divanları: Âlî’nin divanları arasında tam bir kronolojik ayrım olmayıp birinden diğerine farklı devrelerin şiirleri aktarılmış, öncekilerine sonradan yazdıklarını da katmıştır. Bazen de ilk divana aldığı manzumelerine diğer divanlarında yer vermemiştir. Örnek olarak divanın ilk tertibindeki Gelibolu Şehrengizi diğer tertiplerde yer almaz.

Şair, gençlik çağında yazdıklarını bir araya getiren birinci divandır. Bu divana ad vermemiştir. Birinci divandan sonra şiirlerini Vâridâtü’l-Enîka dını verdiği 2. divanda bir araya getirir. Üçüncü Divanı’nın adını da Lâyihâtü’l-Hakîka koymuştur. Dördüncü Türkçe Divan, Âlî’nin 1000 yılından ölümüne kadarki şiirlerini içine alır. Bu divanlar, İ. Hakkı Aksoyak tarafından farklı bir yöntemle düzenlenerek tek divan olarak yayınlanmıştır (Aksoyak, 2006). Hasan Çelebi, Beyânî ve Riyâzî şairin Türkçe divanlarından başka Farsça bir divanı olduğunu söylese de bu eser elimize ulaşmadı

Gül-i Sad-Berg: Gazellerinden seçme 100 matlaı içerir.

Hulâsatü’l-Ahvâl: 12 bentli, sosyal konulu bir terci-benttir.

Maâlimü’t-Tevhîd: III. Murat’ın bir gazelinin şerhidir.

Manzum Kırk Hadis Tercümesi: 1005/1597’te telif olunmuştur.

Mecmau’l-Bahreyn: Âlî, mukaddimesinde, İran ve Arap sanatkârlarından ve Nefî’nin ailesinden bahseder. Eserde Hafız’a yazdığı gazellere nazireler bulunmaktadır.

Mihr ü Mâh: Türk Edebiyatında bu adla yazılmış farklı şairlere ait eserler mevcuttur. Âlî geçirmiş olduğu bir aşk macerasının tesiriyle 968’de (1561) henüz 20 yaşındayken yazıp Konya’da Şehzade Selim’e (II. Selim) ithaf ettiği bu ilk eserinde klasik mesnevi konularından birini işlemiştir.

Mihr ü Vefâ: Bu eser de Türk edebiyatında yer alan mesnevilerdendir.

Nikâtü’l-Hâl: III. Murat’ın bir gazelinin şerhidir.

Riyâzü’s-sâlikîn: Tasavvuf konulu eserdir.

Subhatü’l-Abdâl: Âlî’nin 993-1000/1585-1591 yılları arasında yazdığı Kerbelâ şiirleriyle muharrem mersiyelerini toplayan 1002/1593’de tertip edilmiş bu eser, üç mesnevi, bir terci-bent sekiz gazel ve kıta olmak üzere on dört manzumeyi ihtiva eder.

Subhatü’l-İnâbe: Tasavvuf konulu bir terkib-benttir.

Tuhfetü’l-Uşşâk: Ahdî, Âlî’nin bu mesnevisinin Husrev-i Dehlevî’nin Matlau’l-Envâr ve Mahzenü’l-Esrâr’a nazire olduğunu söyler.

2. Tarihî Eserleri

Âlî’nin tarihle ilgili kitapları şunlardır:

Câmiü’l-Kemâlât: III. Murat’ı övmek için yazılmıştır.

Fursatnâme: Nusretnâme’de anlatılan olayların devamı niteliğindedir.

Fusûlü’l-Halli Ve’l-Akd ve Usûli’l-Harci ve’n-Nakd: İslâm devletlerinin yükseliş ve çöküş sebeplerini anlatır.

Hâlâtü’l-Kâhire Mine’l-âdâti’z-Zâhire: Mısır’a iki kez giden Âlî’nin bu yöreye ait hatıra ve gözlemleridir.

Heft Meclis: Kanunî Sultan Süleyman’ın son seferi olan Sigetvar seferinin tarihidir.

İstidânâme: Sultan III. Murat adına kaleme alınmıştır. Âlî, bu eserinde Halep defterdarlığına atanma isteğini dile getirir.

Künhü’l-Ahbâr: Eser, 1591-1598 yılları arasında yazılan bir umumi tarihtir. Uzun ve orijinal bir mukaddime ile yazarın “Rükn” adını verdiği dört bölümden meydana gelir. Rükn’ler şu konuları ihtiva eder: Birinci rükn, dünyanın yaratılışından, Hz. Adem’in zuhuruna kadar var olanlar; ikinci rükn, peygamberleri, Arap kavmini, Hz. Muhammet’in peygamberliğini, mucizelerini, ashabını, halifeleri, Emevileri, Abbasileri, Arap emirlerini, bilginlerini, şeyhlerini ve tabiplerini içine alır. Üçüncü rükn, Türk ve Tatar kavimleri ile hakanlarından bahseder. Dördüncü rükn, Osmanlıların başlangıcından, 1596 yılına kadar olup biten olaylardan, devrin bilgin ve şairlerinden, devlet adamlarından söz eder. Tam metni Leiden Üniversitesi Kütüphanesi nüshasında bulunan önsözü de Jan Schmidt tarafından yayınlandı. Yazmaları muhtelif parçalar halinde çeşitli kütüphanelerde bulunmaktadır. Sonu itibariyle tam olan nüshaları, Nuruosmaniye, Topkapı Sarayı Müzesi ve kütüphanelerindedir (Kütükoğlu, 89). Künhü’l-Ahbâr beş cilt halinde İstanbul’da eski Osmanlıca olarak yayınlanmıştır ( İstanbul, Matba-i Amire, 1277/1860-61). Baskı yazar tarafından yapılan rükn tasnifine uymamaktadır. Bu baskının beşinci cildi, İstanbul’un kurulması ile ilgili efsanevi bilgi tekrar edilerek son bulur. Dördünce rükn ayrıca yayınlanmıştır (Ahmet Uğur, M. Çuhadar, A. Gül, Kitabü’t-Tarihi Künhü’l-ahbâr, I. C. I. Kısım, Kayseri, 1997; Faris Çerçi,

Gelibolulu Mustafa Ali ve Künhü'l-ahbâr'ında II. Selim, III. Murat ve III. Mehmet devirleri. Dördüncü rükn ayrıca Türük Tarih Kurumu rafından tıpkı basım olarak da neşredildi; Ankara, 2009.) Buna tezkire kısmının Dr. Mustafa İsen tarafından neşredildiği bilgisini de eklemek gerekir. (İsen, 1994).

Menâkıb-ı Hünerverân: Âlî’nin 1587’de yazdığı bu mühim eser, hat tarihinden, ünlü hattatlar, nakkaşlar ve diğer sanatkârlardan bahseder. Alanında yazılmış ilk orijinal çalışmadır.

Menşeü’l-İnşa: Eser, beş bölümden oluşan mektup örnekleridir.

Mirâtü’l-Avâlim: Dünyanın yaratılmasına ve Âdem’den önceki yaratıklara dair hurafelerden ibaret bir eser olup Kâtip Çelebi’nin şiddetli tenkitlerine uğramıştır.

Mirkâtü’l-Cihâd: Danişment Gazî’nin savaşlarından bahseden yarı destanî bir tarihtir.

Münşeat: Türkçe ve Farsça mektup örnekleridir.

Nâdirü’l-Mehârib: Kanunî Sultan Süleyman’ın şehzadeleri olan Selim ile Bayezıt’ın Konya savaşını anlatan manzum-mensur bir eserdir.

Nusretnâme: 1578-1580 arasında devam eden Azerbaycan ve Şirvan seferlerinin tarihidir.

Zübdetü’t-Tevârîh:Kadı Adûd’un İşrâku’t-Tevârih adlı eserinin tercümesidir.

3. Diğer Konulardaki Eserleri

Enisü’l-Kulûb: Mensur bir eser olup Hümayunnâme tarzında hikayelerden oluşur.

Eyyühe’l-Veled Tercümesi: Gazalî’nin ahlâka dair risalesinin Arapça metinle birlikte cümle cümle tercümesidir. Eserin Âlî’ye ait olabileceği Fehmi Ethem Karatay tarafından ileri sürülmüştür.

Ferâidü’l-Vilâde: III. Murat’ın oğlu Osman’ın doğumunun eşref saate tesadüf ettiğine dair bir eserdir.

Hakâıku’l-Ekâlim: Müellifin verdiği bir ad olmayıp yakıştırmadır. III. Murat’ın ülkesinde kullanılacak memurların hangi vasıflarının olması gerektiğine dair makaledir.

Hilyetü’r-Ricâl: Hace Muhammet Pârsâ’nın, Faslu’l-Hitâb adlı kitabından alınmış eser, kutbülaktâb ve kutublar, evliyâ ve melâmiler ve muhaddisler olmak üzere üç baba ayrılmıştır.

İzzetü’l-Asr fi-Tefsîri Sûretü’n-Nasr: Nasr Suresi’nin tefsiridir.

Kavâidü’l-Mecâlis: Görgüye dair bir eserdir.

Mehâsinü’l-Âdâb: Bir tür siyaset name ve görgü kitabıdır.

Menâkıb-ı Halil Paşa: Kaptan-ı derya Halil Paşa’nın gazalarını ve menkıbelerini ihtiva eder.

Menakıb-ı Şeyh Mehemmedü’d-Dagî: Eseri tanıtımı Reşat Öngören tarafından yapılmıştır.

Mevâidü’n-Nefâis Fi-Kavâidi’l-Mecâlis: Kavâidü’l-mecâlis’in genişletilmiş biçimidir.

Nasîhatü’s-Selâtin: Padişahlara yol gösterici ahlâk ve siyaset kitabıdır.

Nevâdirü’l-Hikem: Bazı bilgin ve mutasavvıflardan, halifeler ve hilâfet meselesinden bahseder.

Rahatü’n-Nüfûs: Tifaşî’nin eserinin değişik ve ilâveli tercümesidir. Tıp ile ilgilidir. İ. Hakkı Aksoyak tarafından yayına hazırlanmıştır.

Risale: III. Murat’ın 120 yıl yaşayacağına dair bir risale.

Risâle-i Zâtü’l-Kürsi: Blochet Katalogu’na girmeyen yazmalar arasında olup içeriği belli değildir.

Risâle-i Zırgamiyye: İbrahim Paşa’nın Rakka Beglerbeği iken arslanı öldürmesi hakkındadır.

Tuhfetü’s-suleha: Gazzalî’nin Eyyühe’l-Veled’inin tercümesidir.

Vakıfnâme: Âlî’nin 1586’da Kerbelâ’yı ziyareti sırasında yaptırdığı sebilin idaresine dair bir vakıf metnidir.

Zübdetü’l-Evrâd:Dürer-i Mensûre’den seçmelerdir.

4.Henüz Ele Geçmeyen Eserleri

Bedâyiü’l-Metâli: Nüshası bulunamamıştır.

Dürr-i Mensure (Dürer-i Mensure): Âlî’nin Sadef’te ismini andığı bu eser ele geçmemiştir.

Hac ve Işk risalesi: Adı Sadef-i Sad-Güher’de geçer.

Kenzü’l-Ahbâr: Konusu tarihtir; bugüne kadar nüshası görülmemiştir.

Maâyibü’l-Erzâl: Eser henüz ele geçirilememiştir.

Mişkât: Bursalı Tahir ve İbnülemin’in haber verdiği eserin ismi Sadef-i Sad-Güher’de geçmektedir.

Nüzhet veya Nüzhetü’l-Mecâlis: AdıSadef-i Sad-Güher’de geçen bir eserdir.

Râbiü’l-Manzûm: Âlî’nin Mecmau’l-Bahreyn adı geçer.

Ravza-i İrfân: Eser, ravzalardan meydana gelen Riyâzü’s-Sâlikîn olabilir.

Ravzatü’l-Letâif: Nüshası bulunamamıştır.

Riyâzü’r-Rahmet: Nüshası bulunamamıştır.

Tarih-i Üngurus ve Selimname: Bursalı Tahir, Osmanlı Müellifleri’nde Âlî’nin Tarih-i Üngurus ve Selimnâme adlı eserleri olduğundan söz eder. İbnülemin, bu eserlerin var olamayacağını nedenleriyle açıklar. İ

Edebî Kişiliği

İlk Divanı’nı 26 yaşında tertip eden Gelibolulu Mustafa Âlî, bu tarihten vefatına kadar “Âlî” mahlasıyla yaklaşık 34 yıl şiir yazdı. İlk mahlası Çeşmî ile yazdığı gazellerinden biri Ankara Millî Kütüphane'deki mecmuadadır. Aslında mahlas değişikliği şairin kişiliğini çözecek anahtar kelimelerden biriydi. Gerçekten de böyle mağrur bir kişiliği, Çeşmî gibi romantik bir mahlastan çok, Âlî daha iyi yansıtmaktadır.

Âlî, çok sayıda eser vermiş olmasına rağmen onun şair tarafını asıl divanlarında görmek mümkündür. O, hayatının sonuna kadar yazdığı manzumeleri, değişik zamanlarda tertip edilen dört Divan’da topladı. Âlî Divanlarının 40 kadar nüshası bulunmaktadır. Hayatının değişik döneminde yazdığı şiirleri zaman zaman toparlayarak her birine bir ad verdi. Türk edebiyatında Ali Şir Nevayî’nin de dört ayrı divanı vardır. İzzet Molla’nın da iki ayrı divanı vardır. Âlî’nin Divanlarını da tek bir Divan olarak düşünmek mümkündür. Divan üzerine böyle bir çalışma İ. Hakkı Aksoyak tarafından gerçekleştirilmiştir.

Divan’da hemen hemen her nazım biçiminden örnekler vardır. Bunlar arasında diğer divanlarda sık görülen kaside, gazel gibi nazım biçimlerinin yanında, pek çok divanda örneği bulunamayan konu ve nazım şekilleri yer alır. Şair, müfret ve matlalardan kısa mesnevilere kadar, pek çok nazım şeklini kullanır. Yine pek çok divanda bulunmayan bahr-ı tavil, Âlî'nin Divanı’nda yer alır. Âlî’nin Divanı’nda üç ön söz, 1 bahr-ı tavil, 112 kaside, 3 murabba, 2 muhammes, 19 tahmis, 8 müseddes, 5 tesdis, 2 müsebba, 4 müsemmen, 1 muaşşer, 10 terkib-bent, 10 terci-bent, 1 müstezad, 1549 gazel, 62 nazım, 128 kıta, 25 tarih, 35 rubaî, 33 muamma, 2 lugaz, 43 matla, 1 müfred, 1 şehrengiz, 13 kısa mesnevi bulunmaktadır. Tahmisler Usulî (1), Sultan Murat (2), Hayalî (8), İshak (1), Gınayî (1), Rahmî (1), Salih (1), Selim (1) ve Mesihî (1)'nin gazellerine yapılmıştır. Ayrıca kendisinin de üç gazelini tahmis etmiştir.

Âlî'nin Divan’ındaki gazellerinin sayısı 1549'dur. Divan Edebiyatı’nda 7777 gazeliyle en fazla gazel yazan Edirneli Nazmî’dir. 2779 gazel ile Kanunî Sultan Süleyman ikinci; 2197 gazel ile Halepli Edib üçüncü, 1800 gazel ile Balıkesirli Zatî dördüncü olurken Gelibolulu Mustafa Âlî de 1549 gazeliyle beşinci sırayı elde eder. Âlî, Necatî, Mesihî, Şeyhî, Bâkî, Hayalî, Ruhî, İshak, Usulî, Fuzulî, Sultan Murat, Celâl, Salih, Emrî, Gınayî, Rahmî olmak üzere en az 16 şaire nazire yazmıştır. Nazirelerinin yanında kimden alındığını belirtmeden pek çok şairin manzumesinden etkilenerek de yeni manzumeler meydana getirmiştir. Özellikle Sâfî’nin Hasbihâl’inden nasıl yararlandığı dikkat çekici bir örnektir. Bu bakımdan Âlî’nin şairliği, Balıkesirli Zatî’inkine benzer. Her ikisi de başka şairlerin şiirlerinden ustaca yararlanarak yeni manzumeler meydana getirmiş ve sayıları bini aşan manzumeler oluşturmuşlardır.

Âlî, İran şairlerinden Hâfız-ı Şirâzî ve Molla Câmî'nin etkisi altındadır. Eserlerinde işlediği konularla, Molla Câmî'yi izler. Osmanlı şairlerinden Necatî, Bâkî ve Hayalî'nin Âlî'nin sanatı üzerinde önemli etkileri vardır. Âlî'nin şiirleri konu bakımından Necatî-Mesihî-Behiştî-Bâkî-Şeyhülislâm Yahya ve Nedîm çizgisinde yer alır. Âlî’nin vefatından sonra bazı beyitleri dillerde dolaşmaya başlamıştır. Zamanla da kimin olduğu unutulan bu şiirler başka şairlere mal edilmiştir. Âlîye ait bir beyit de Belâgat kitaplarında Şeyh Galib’e ait olarak gösterilecek kadar tanınmıştır. Yine aynı beytin Ârif Divanı’nda, şairin adı verilmeden “beyt-i meşhur” olarak anılması da Âlî’nin bazı beyitlerinin zaman içinde değerini kaybetmediğini gösterir.

Divan Şiiri’nde konu, nazım şeklini belirlerken, şair, bu konuda kendine özgü denemeler içindedir. Hemen hemen her konuda gazel nazım şeklini kullanır. Örnek olarak övgü, kaside nazım şeklinin konusu iken Âlî, gazel nazım biçimine de aynı işlevi yükler. Şiirlerinde 24 ayrı vezin kullanması da Âlî’nin şiir sanatının bir başka özelliğidir.

Şair, şiirlerinde pek çok konuyu işlemiştir. Bir yandan görevlerinden azledilmesinden doğan üzüntülerini, bir yandan devletteki olumsuz gelişmelerden duyduğu endişeleri şiirlerinde yansıtır. Şiirlerinde, aydın kimliği zaman zaman ağır basar. Her ne kadar risalelerine şairin karakterinin olumsuz yanları yansısa da bu durum, Âlî’nin aydın olarak üstlendiği görevin değerini düşürmez. Sosyal olaylara önem verir. Bu tip şiirlerde, “şiiriyet”in ikinci plânda kaldığı olur. Âlî, gözlemlerini aktarırken şiiri, ikinci plâna atar ve gözlemlerini kaydeder. Bu manzumelerinin, tarihçiliğinin etkisinde olduğu kuşkusuzdur.

Gelibolu'da doğan Âlî uzun yıllar memleketinden uzak kalır. Şair gerek mensur eserlerinde, gerekse Divanı’nda Gelibolu'ya sevgisini belirtir. Özellikle Gelibolu Şehrengizi, şairin bu sevgisinin bir göstergesidir. Şair, görevi sebebiyle bulunduğu beldelerin isimlerine de şiirlerinde yer vermiştir. Bundan dolayı Âlî’nin şiirlerinde birçok yer adına rastlanır. Bu da Âlî'nin çevresine karşı ne kadar duyarlı olduğunu ve bunları şiirlerine aktardığını gösterir. İsimleri ve olayları dikkatli bir biçimde kaydetmesinde şairin tarihçi kimliğinin de etkisi vardır.

Şair, günlük hayatın her türlü sahnesini şiirlerinde işler. Âlî'nin Divanı’nda en çok görülen konular av sahneleri ve hayvanlar, bayram, bezm, düğün, giyim-kuşam, hamam, mersiye, seferler ve savaşlar, ziyaretler vb'dir. Şairin kendisine seçtiği konular orijinaldir. Psikolojik sıkıntılarını yansıttığı hasbihâl tarzı şiirleri, İstanbul'un vasfındaki kasidesi, gûy u çevgân oyununu anlattığı manzumesi, işretnameleri, manzum mektubu, sevgilisi ile arasındaki münasebetleri işlediği manzumeleri, sevgilisinin ölümüne düşürdüğü tarihi, çok sayıda ziyaretleri için yazdığı gazelleri, hayvan mersiyesi ve şehrengizi ile farklı konulara eğilmiştir. Akün'ün de belirttiği gibi hamasiyat denilen cengâverlik ve savaş ile ilgili duygu ve konulara çok yer vermesi de Âlî'nin sanatının ön plâna çıkan özelliklerindendir. Necatî Bey'in katırı için yazdığı “Mersiye-i Ester”i ve Mealî'nin kedisi için yazdığı “Mersiye-i Gürbe”si ve Eşref’in “Eşek için mersiye”si elimizdeki şimdilik örnek olarak bulunuyorken Âlî'nin Divanı’nda köpeğine mersiyeler yazması, şairin konu yelpazesinin genişliğine en güzel örneklerdendir.

16. yüzyılın hatta Divan edebiyatının en fazla tercüme yapan şairi kuşkusuz Lâmiî’dir. Lâmiî ile aynı yüzyılın havasını soluyan Gelibolulu Âlî’nin de çağdaşı şair kadar olmasa da özellikle gençlik döneminde sayısız tercüme kitabına imzasını atmıştır. Eyyühe’l-Veled Tercümesi, Gazalî’nin ahlâka dair risalesinin Arapça metinle birlikte cümle cümle tercümesidir. Hilyetü’r-Ricâl, Hace Muhammet Pârsâ’nın, Faslu’l-Hitâb adlı kitabından alınmış tercümedir. Rahatü’n-Nüfûs, Tifaşî’nin eserinin değişik ve ilâveli tercümesidir.

Gelibolulu Mustafa Âlî, çeşitli alanlarda pek çok eser vermiş olmakla birlikte onun eserleri değerlendirildiğinde tarihçiliğinin, tarihçilik içinde de biyografi tarafının ön plana çıktığı görülür. Âlî bu anlamda üç müstakil eser kaleme almıştır: Menâkb-ı Hünerverân, Hilyetü’r-Ricâl ve Künhü’l-Ahbâr. Âlî’ye gelinceye kadar hem İslâmî gelenekte, hem de bu geleneğin bir bölümünü teşkil eden Türk tarih ve edebiyatında biyografi ciddi bir gelişme göstermişti. Âlî, Anadolu biyografi geleneğinde kendinden önce ortaya konmuş örneklerin başarılı taraflarını ikmal ederek adeta Latifî, Âşık Çelebi ve Taşköprîzade’nin müsbet taraflarından yararlanarak bir sentez biyografi anlayışı ile çalışmalarını meydana getirmiştir.

Âlî’nin özellikte Künhü’l-Ahbâr’da dikkat çekici bir özelliği de şiir eleştirmenliğidir. Âlî, objektiflikten zaman zaman uzaklaşsa da eleştirilerinde belagat ve fesahat kurallarına dayanmaya özen göstermiştir. Eleştirilerinin çoğunda da isabetli davranmış; böylelikle de yaşadığı dönemde şiire nasıl ve hangi ölçütler çerçevesinde bakıldığını da göstermiş olmaktadır

Eserlerinin önemli bir bölümünü nesir olarak kaleme alan Âlî, yaşadığı dönemde artık kuralları oturmaya başlayan bir anlayışla bu çalışmalarını yazdı. O, eserlerinde bilgi vermeyi öncelikli hedef olarak görmekle birlikte bu işlemi belli bir üslup endişesi ve edebi incelik gözeterek gerçekleştirdi. Onun eserlerinde benzetmeler, alıntılar, mecaz, istiare ve seci gibi sanatlar yer almakla birlikte bunlar dili ve üslubu ağırlaştırmamaktadır.

Âlî’nin dikkate alınması gereken taraflarından biri de onun sanat koruyuculuğudur. Gittiği yerlerde öncelikle kültür ve sanat adamları ile buluşup onlarla görüşlerini paylaşmayı seven Âlî, bunlar arasından gördüğü genç yetenekleri tespit edip yönlendirir. Bunların en dikkate değer örneği 17. yüzyılın büyük şairi Nef’î’dir. Künhü’l-Ahbâr’da bildirdiğine göre Bağdat’a gittiğinde otuz kadar şair, kendisine kaside, tarih ve gazel sunmuştur.(İsen, 1994: 319). Budinli Hisâlî, Metâliü’n-Nezâir adlı eserinde Âlî'nin Kerbelâ konulu gazeline nazire yazan yirmi kadar Osmanlı şairinin matlaını bir araya getirmiştir (Aksoyak, 2006: 1-67)

Kaynakça

Akbayar, Nuri (hzl.) (1996). Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmanî. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay.

Aksoy, Hasan (1991). Mustafa Âlî’nin Manzum Kırk Hadis Tercümeleri. İstanbul.

Aksoyak, İ. Hakkı (1996). “Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Gelibolu Şehrengizi”. Türklük Bilimi Araştırmaları 3: 157-176.

Aksoyak, İ. Hakkı (1997). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Gül-i Sad-Bergi”. Türklük Bilimi Araştırmaları 4: 163-175.

Aksoyak, İ. Hakkı (1997). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Sadef-i Sad-Güher Adlı Antolojisinin Ön Sözü”. Türklük Bilimi Araştırmaları 5: 287.

Aksoyak, İ. Hakkı (1999). Gelibolulu Mustafa Âlî ve Divanları’nın Tenkitli Metni. Doktora Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi.

Aksoyak, İ. Hakkı (2000). “Gelibolulu Mustafa Âlî Hakkında Yeni Bilgiler”. Tarih ve Toplum XXXIV (200): 25-28.

Aksoyak, İ. Hakkı (2000). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Divanları’ndan Vâridâtü’l-Enîka’nın Neşri Üzerine”. Türklük Bilimi Araştırmaları 9: 223-236.

Aksoyak, İ. Hakkı (2003). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Mihr ü Vefâ Mesnevisi”. Diriözler Armağanı. Ankara. 45-71.

Aksoyak, İ. Hakkı (2003). Gelibolulu Mustafa Âlî Tuhfetül-Uşşâk. İstanbul.

Aksoyak, İ. Hakkı (2006). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Menşeü’l-İnşâ’sı”. Türklük Bilimi Araştırmaları 19: 225-245.

Aksoyak, İ. Hakkı (2006). Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Divanları (Divan-I). Harvard University: The Department of Near Eastern Languages and Civilizations. 

Aksoyak, İ. Hakkı (2006). Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Divanları (Divan-II). Harvard University: The Department of Near Eastern Languages and Civilizations. 

Aksoyak, İ. Hakkı (2006). Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Divanları (Divan-III). Harvard University: The Department of Near Eastern Languages and Civilizations. 

Aksoyak, İ. Hakkı (2007). Gelibolulu Mustafa Âlî: Menşeü’l-İnşâ. Ankara.

Aksoyak, İ. Hakkı (2009). "Gelibolulu Mustafa Âlî 'nin Künhü'l-Ahbar'daki Şiir Eleştirmenliği-Poetry Critism of Mustafa Âlî From Gallipoli". Journal of Turkish Studies, Cem Dilçin Armağanı: 33-64.

Aksoyak, İ. Hakkı (2010). “Bir Mizaç Şairinin Acem Lisanıyla İmtihanı: Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Mecmaulbahreyn’i”. Adıyaman Üniversitesi, Ulusal Eski Türk Edebiyatı Sempozyumu Bildirileri. 19-43.

Aksoyak, İ. Hakkı (2010). “Gelibolulu Mustafa Ali'nin Hafız ile Boy Ölçüştüğü Eseri: Mecmau'l-Bahreyn”. I. Uluslararası Türk- İran Dil ve Edebiyat İlişkileri Sempozyumu. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İlişkiler Daire Başkanlığı Yay. 303-353.

Akün, Ömer Faruk (1989). “Âlî Mustafa Efendi (Edebi yönü)”.  İslâm Ansiklopedisi. C.II. İstanbul: TDV Yay. 414-421.

Akün, Ömer Faruk (1994). “Divan Edebiyatı”. İslâm Ansiklopedisi. C.IX. İstanbul: TDV Yay. 397.

Arslan, Mehmet (1998). “Edebî Hüviyet Taşıyan Bir Vakfiye Örneği: Gelibolulu Âlî’nin “Vakıfnâme”si”. Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi 20-21: 38.

Arslan, Mehmet (1999).Türk Edebiyatında Manzum Sûrnâmeler. Ankara.

Arslan, Mehmet-İ.Hakkı Aksoyak (1995). “Gelibolulu Âlî’nin Dalkavukluk Örneği Bir Risalesi: Risale-i Zırgamiyye”. Türklük Bilimi Araştırmaları 1: 209-226.

Arslan, Mehmet-İ.Hakkı Aksoyak (1996). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Kerbelâ Mersiyelerini Muhtevi Bir Risalesi: “Sübhatü’l-Abdâl”. Türklük Bilimi Araştırmaları: 49-50.

Arslan, Mehmet-İ.Hakkı Aksoyak (1998). “Gelibolulu Âlî’nin Şerh Muhtevalı Dört Risalesi: “Me’âlimü’t-Tevhîd”, “Dakâ’ikü’t-Tevhîd”, Nikâtü’l-Kâl Fî-tazmîni’l-Makâl”, “Câmî’nin Bir Beytinin Şerhi”. Türklük Bilimi Araştırmaları 6: 263-288.

Arslan, Mehmet-İ.Hakkı Aksoyak (1998).Gelibolulu Âlî Riyâzüs-Sâlikîn. Sivas.

Arslan, Mehmet (1988). “Gelibolulu Âlî’nin Hurafelerden İbaret Bir Eseri: Mir’âtü’l-Avâlim”. Türklük Bilimi Araştırmaları 29-59.

Atsız, Nihal (1968).Âlî Bibliyografyası. İstanbul.

Bursalı Tahir (1322). Müverrrihin-i Osmaniyeden Âlî ve Kâtip Çelebinin Tercüme-i Hâlleri. Selanik.

Cunbur, Müjgan (hzl.) (1982). Hattatların ve Kitap Sanatçılarının Destanları (Menâkıb-ı Hünerverân). Ankara.

Çerçi, Faris (2000). Gelibolulu Mustafa Ali ve Künhü'l-ahbâr'ında II. Selim, III. Murat ve III. Mehmet Devirleri. Kayseri.

Ergun, Saadeddin Nüzhet (yty). “Âlî”. Türk Şairleri. C.I.

Fleischer, Cornell H. (1996). Tarihçi Mustafa Âlî, Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı. çev. Ayla Ortaç. İstanbul.

Gelibolulu Mustafa Ali (2009). Künhü’l-Ahbar. İstanbul.

İsen, Mustafa (1994). Acıyı Bal Eylemek, Türk Edebiyatında Mersiye. Ankara: Akçağ Yay.

İsen, Mustafa (1984). “Edebiyat Tarihi Açısından Künhü’l-Ahbâr”. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 3.

İsen, Mustafa (1988).Gelibolulu Mustafa Âlî. Ankara.

İsen, Mustafa (1984). “Künhül-ahbâr'ın Şairlerle İlgili Kısımlarının Kaynakları”. 87-127.

İsen, Mustafa (1994).Künhül-Ahbârın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yay.

İsen, Mustafa (1990).Latîfî Tezkiresi. Ankara: Akçağ Yay.

Karahan, Abdülkadir (1980). “Âlî’nin Bilinmeyen Bir Eseri Mecmau’l-Bahreyn”. Eski Türk Edebiyatı İncelemeleri. İstanbul.

Kaya, Bilge (2003). Hisalî Metâliün-Nezâir. Doktora Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ (İnceleme-Metin). İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay.

Kocatürk, Vasfi Mahir (1964).Büyük Türk Edebiyatı Tarihi. Ankara.

Köksal, M. Fatih (2003).Yenipazarlı Vâlî Hüsn ü Dil. İstanbul.

Küçük, Sebahattin (1994). Bâkî Divanı. Ankara: TDK Yay.

Kütükoğlu, Bekir (1989). “Âlî Mustafa Efendi (Hayatı)”. İslâm Ansiklopedisi. C. II. İstanbul: TDV Yay.

Levend, Âgâh Sırrı (1988). Türk Edebiyatı Tarihi. Ankara.

Menemenlizade Tahir (1310). Osmanlı Edebiyatı. İstanbul.

Nametak, Fehim (1988).Gazi Husrev-Begova Biblıoteka U sarajevu Katalog, Arapskıh, Turskıh, Perzıskıh I Bosanskıh Rukopısa. London-Sarajevo.

Muna Yüceol Özezen (2011). Gelibolulu Mustafa Âlî - Hilyetü'r-Rical ve Söz Varlığı. Ankara: TDK Yay.

Sabuncu, Zeynep (2000). “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Mihr ü Mâh Mesnevisi”. Journal of Turkısh Studıes Türklük Bilgisi Araştırmaları 24/III.

Sabuncu, Zeynep (1983).Mihr ü Mâh A Mathnawi of Mustafa Âlî. Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi.

Sohrweide, Hanna (1981). “Das Enis El-qulûb”. Türk Tarih Kurumu Bildiriler. Ankara. 983-999.

Şeker, Mehmet (1997).Gelibolulu Mustafa Âlî ve Mevâidün Nefâis Fî-kavâidi’l-Mecâlis. Ankara.

Şentürk, M. Hüdai (2003). Künhü’l-Ahbar. C. II. İstanbul.

Tatçı, Mustafa (hzl.) (2003). Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri I-II-III. Ankara: Bizim Büro Yay. 

Tietze, Andreas (1975).Mustafa Âlîs Description of Cairo of 1599. Wien.

Tietze, Andreas (1977). “The Poet as Critique of Society A 16. Century Ottoman Poem”. Turcica X (1): 120-160.

 Uğur, Ahmet, M. Çuhadar ve A. Gül (hzl.) (1997). Kitabü’t-Tarihi Künhü’l-Ahbâr. Kayseri.

Yücel, Ebubekir (1990). Fusûlül-Halli vel-Akd ve Usulil-Harci Ven-Nakd. Yüksek Lisans Tezi. Kayseri: Erciyes Üniversitesi.

Ünal, Perihan. Âlî Dîvânı. Transkripsiyon ve Edisyon Kritiği, T. 480 1955-1956.

PROF. DR. MUSTAFA İSEN - PROF. DR. İ. HAKKI AKSOYAK
Madde Yazım Tarihi: 09.11.2013
Güncelleme Tarihi:

Eserlerinden Örnekler


Manzum eserlerinden Seçmeler
Gazeller

1
1 Gül arûsına dügün eyledi damad-ı sabâ
Andelîbân-ı çemen okuyıcı çıkdı ana

2 Pür olup bûy-ı vefâ ile meşâm-ı bülbül
Gonçeler buldı emârât-ı bahâr ile bahâ

3 Bu ne demdür n’ola çâk olsa girîbân-ı ukûl
Çerh giryân ola gülzâra ire neşv ü nemâ

4 Gül arûsı yine bülbülleri dellâl itmiş 
Arz ider halka cihâzını çıgardup kâlâ

5 Kef-zenân çâk-girîbân gezelüm ey Âlî
Bâga gelsün idelüm cümle dil ehline salâ (Aksoyak 2006:1)

2
1 Salın çep-râst zerrîn dügmelerle ey perî-sîmâ
Meleksin nûrdan bâl aç da pervâz eyle bî-pervâ

2 Delîl-i fitnedür turdukça sînen ey hilâl-ebrû
Üşüp kuyruklı yılduzlar ider bedr ayı nâ-peydâ

3 Çözilse dügmeler nâ-geh görinse aradan sîne
Togar bir şems-i tâbân her gice pertev salar gûyâ

4 Çekerler levha-i sîm üzre yir yir cedvel-i zerrîn
Vefâ vefkın konar sînendeki çep-râstlar cânâ

5 Dönüpdür necm-i gîsûdâra her bir satrı ey Âlî
Bu şiri görse tahsîn ide gökde kevkeb-i Şirâ (Aksoyak 2006:4)

3 
1 Çıkdı nev-rûza sabâ gibi olup ehl-i hevâ
Negamât eylese bülbül n’ola nev-rûz-ı sabâ

2 Kesb-i nûr eyledi pîrâye-i mihr ile çemen
Her giyâh oldı yine kadr ile çün mihr-giyâ

3 Bir cilâ virdi sabâ âleme âyîne misâl
Yine güller gibi açıldı güzellendi hevâ

4 Bâgun eşcârı anun dikmeleridür çünkim
Cûybâr itse n’ola gülşene hükmin icrâ

5 Gül ü mül mevsimidür zerk u riyâ ey sûfî
Ne hatâdur ne kazâdur ne cefâdur ne belâ

6 Gül ocagında n’içün bülbüli kül kıldı diyü
Hikmet-i sâni-i Bî-çûn’a dime çûn u çerâ

7 Bâde-nûşân-ı hıredmendi bu faslun Âlî
Şuarâdur zurefâdur ukalâdur hukemâ (Aksoyak 2006:7)

4 
1 Ne var kızlansa el virmezlenüp dâ’im bana dünyâ
Çok erden arta kalmış kahbe zendür bî-vefâ dünyâ

2 Güm eylersin gelen mihmânunı bir bî-mürüvvetsin
Yüri hey mihri zâ’il kahrı kâmil pür-cefâ dünyâ

3 Ne bezminde safâ sürdük ne lutfında bekâ gördük
Senünle bahsümüz bâkî fenâ dünyâ fenâ dünyâ

4 Dü-tâ olmış yatursın üstün altun zehre müstagrak
Yedi başlı bir ejdersin sen ey merdüm-rübâ dünyâ

5 Vücûdum mahv olınca ten keş-â-keşdeydi ey Âlî
Çekerdüm nâ-tüvânı bir yana ben bir yana dünyâ (Aksoyak 2006:7)

 
1 İnâyet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
Güneş togdukda zîrâ perde-i zulmet hicâb olmaz

2 Zülâl-i magfiret çıkdukça sahrâ-yı meşiyyetden
Ne denlü teşne sâ’il gelse saklanmaz ser-âb olmaz

3 Çekenler muhtesib mîzânı havfın zât-ı nâkısdur
Kemâl ehlinde eksüklik bulınmaz ol hisâb olmaz

4 Recâ yazusına dök eşk-i çeşmün cûybâr eyle
Kayırma nâme-i amâli mahv olmaz kitâb olmaz

5 Be vâiz âteş-i dûzahdan ol gâfil sakınsun kim
Koyup nâ-puhte cismin âteş-i ışka kebâb olmaz

6 Giceyle hâb u gündüz gaflet oldı bâis-i hayret
Bize dünyânun inkârı gibi hâzır-cevâb olmaz

7 Habîbin sev dilersen magfiret takrîbin ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz (Aksoyak 2006:110)

 
1 Âl câmeyle o meh-pâre kaçan kim salınur
Tutışur halk-ı cihân şehre bir âteş salınur

2 Atlas-ı âl ile ol bir gül-i hamrâdur kim
Ruh-ı rengînini seyr eyleyen âdem alınur

3 Nevbet-i îş u tarab nara-i uşşâk yiter
Kûslar zâ'id öter tabl muhâlif çalınur

4 Tahtını yil götürür özge Süleymân'dur bu
Nev-cevânum ki salıncaklara binmiş salınur

5 Îdgehden güzer itdükçe o şeh ey Âlî
Herkesi hayret alur ana bakılur kalınur (Aksoyak 2006:96)

7 
1 Sevin ey dil ki gönül tahtına sultân geliyor
Müjde kim ey ten-i pejmürde sana cân geliyor

2 Yüri ey gussa tehî eyle gönül hânesini
Mâh-ı Kenân gibi kul nâmına bir han geliyor

3 Umarın gül yüzi şâd-âb ide cân gülşenini
Râstdur işümüz o serv-i hırâmân geliyor

4 Turma ey dil yüri cân kuzucugın kurbân it
Yine gam-hânene bir sevgilü mihmân geliyor

5 Ne melek hüsnine mâlik ne perî benzer ana
Mazhar-ı nûr-ı Hudâ bir aceb insân geliyor

6 Bakdugınca kişi tasvîrine hayrân olacak
Nâmı Bihzâd olan âşûb-ı suhan-dân geliyor

7 Hâzır ol vaktüne çık karşula Âlî turma
Gönlüni almaga bir zülf-i perîşân geliyor(Aksoyak 2006:96)

Mihr ü Mâh’tan
Hâtimetü'l-Kitâb
Gülsitân-ı cihân gibi bu kitâb
Âhir oldı bahârı itdi şebâb

Kelimâtum güherleri yâ Rab
Çıkmaya degme kânda olsa taleb

Sen bilürsin ki vâridâtumdur
Her ne kim var tasarrufâtumdur

Bikrdür cümleten maânîsi
Bana mahsûsdur mebânîsi

İrmedi dâmenine ol bikrün
Ehl-i nazm içre desti bir fikrün

İtmesünler kitâb-ı gayra kıyâs
Ki ola anun evvelinde esâs

Yalınuz nazm ile ola hâsıl
Kıssa-perdâz ola olup nâkil

Benem ancak bu kûrete Mânî
Tabdur cümle beytine bânî

Kendi efkâr-ı dil-firîbümdür
Vâridât-ı dil-i garîbümdür

Beytüm içre getürmedüm katâ
Mâni-i gayrı eyleyüp inşâ

Kendi bâgumda var iken mîve
Gayr bâgına girmezem bana ne

Bahr-ı tabumda bî-nihâye durur
İllerün bilisi bana ne irür

Bedel olmaz benüm bu inşâma
Gayrı günler irür mi bayrama

Gayrılar hecr ile bulur pâyân
Kim olur ol gam ile vuslat-ı cân

Bunda yokdur anun gibi hâlet
Cân bagışlar sonundagı vuslat

Âlem‑i nazma âftâb budur
Misli yokdur begüm cevâb budur

Gayr vasfından eyle kat‑ı nazar
Sana ey dil hemân bu kıssa yeter

Bir şeh adına dindi kim bu kitâb
Ser-i fagfûr ana sifâl-i kilâb

İlmi yanında katredür deryâ
Dür gibi olmış anda nâ-peydâ

Görse anun şecâatin Rüstem
Havf ile ura câna tîg-ı sitem

Hâsılı lutfınun nihâyeti yok
Adli bî-intihâ mürüvveti çok

Dilerem yâ Mükemmilü'n-noksân
Yarlıga bende var ise isyân

Kizb yokdur sözümde heb hakdur
Her kim inkâr iderse ahmakdur

Evvelâ ana kim didüm mahbûb
Zât-ı pâkün durur budur matlûb

Âşık-ı nâ-murâdınam bî-şek
İzzetün hakkıçün sözüm gerçek

Mâh-ı bî-çâre didügüm dildür
Ki anun işi böyle müşkildür

Dâyimü'd-dehr gam-güsâr oldur
Bî-namâz u niyâz hâr oldur

Anı kim dutdı idi dest-i ases
Nefs-i şirrîrdür hemân sözi kes

Ana kim didüm Âftâb‑ı cihân
Amel-i sâlih idi ey Gufrân

 Ki gönül anun ile yâr olmaz
Hak bu anun gibi nigâr olmaz

Manide zerre didügüm nâ-kes
Dil-i zârumdaki hevâ vü heves

Geh fesâd itmege ider telkîn
Hased ü çirk ü bugz anunla hemîn

Kangı câhil ki yok dilinde fürûg
Anlamayup sana bu hâli dürûg

Gönder anun eline rûz-ı hisâb
Buna benzer kara yazılu kitâb

Kangı kâtib ki bilmeye imlâ
İde bu nazm-ı dil‑güşâda hatâ

Zâ yirine yazarsa hey'et-i zâl
Lâmını eyle cânına çengâl

Vâv-ı vaslı ki bilmeye tahkîk
Eyle cânından anı sen tefrîk

Hâsılı isterem ki bu inşâ
Ehl-i irfân olana ola sezâ

Almasun anı deste câhiller
Virmesünler bu hoş kitâba zarar

Şükr ü minnet irişdi âhirine
Dilerem rahmet ide şâirine

Oldı târîhi gûşuma ilhâm
Âliyâ Mihrle Meh oldı tamâm (Sabuncu2000: 225).

Tuhfetü’l-Uşşâk’tan
Hikâyet-i Pür-Şikâyet
Bülbül-i bâg-ı kitâb-ı mezkûr
Sözi bu vech ile kıldı menşûr

Didi kim âşık-ı âşüfte idüm
Nâvek-i ışk ile dil-süfte idüm

Nûr-ı ışk ile gönül rûşen idi
Dîde dil hânesine revzen idi

Hûb idi gâyet ile mahbûbum
Cân ile olmış idi mergûbum

Dil-i bîmâr(um)a dermân idi ol
Ten-i efsürdeme hem cân idi ol

Rûz (u) şeb mûnis idi biz hâke
Başum irmişdi ser-i eflâke

Şâd idüm vaslı ile peyveste
Pâdişâh idi dil-i işkeste

Nâz ile eylese ben hâke hitâb
Dil-i atşânum olurdı sîr-âb

Yüzüme bir nazar itse nâ-gâh
Zevkden olur idüm âleme şâh

Zeyn iderdüm anı meşşâta-misâl
Nahl idi sanasın ol tâze nihâl

Hüsn-i hulkına nihâyet yog idi
Edeb ü hilmine gâyet yog idi

Bezm-i fürkatde ki kan içmiş idüm
Bâdeveş anı revân içmiş idüm

İricek rûz-ı visâl-i yâre
Anı akıtmaga buldum çâre

Gerçi kim vuslata irse âşık
Hûn-ı mihnetden olurmış fâ’ik

Cüraveş lîke kalurmış sâkî
Bana peymâne-i dilde bâkî

Kasd-ı fasd eyledüm âhir kârı
Çagırup yanuma bir gam-hârı

Nice gam-hâr ki fassâd imiş ol
Hâsılı haylice üstâd imiş ol

Sanatı içre aceb kâmil imiş
Hak budur mâhir imiş kâbil imiş

Şâir-i rind ü Terâşî-mahlâs
Ârif-i nükte-i esrâr-ı kasas

Evvelâ sâidümi bend itdi
İhtirâz itme diyü pend itdi

Eline nîşter aldı fi’l-hâl
Nîşterdür ki bulınmaya misâl

Benzemiş tîgçe-i dellâke
Ber-nazar mâh-ı nev-i eflâke

Pîl hortûmına benzerdi hemân
Muntazırdur ki akarsa içe kan

Çünki bir defa zahimnâk itdi
Subhveş cân yakasın çâk itdi

Ben umardum ki şafak gibi hemân
Lûle-i çeşme-i dilden aka kan

Çıkmayup kanı velî kaldı yiri
Şermsâr itdi o ehl-i hüneri

Kişi bir sanati tahsîl idicek
Arıdup cânını tekmîl idicek

Olıcak böylece üstâd olsa
Katı ter-dest ise fassâd olsa

Gördi çün yaremi yâr-ı cânum
Kulına acıdı ol sultânum

Hayli mecrûh u girîzân oldı
Sanasın kim arada kan oldı

Bakdı fassâda gazabla gamnâk
Gûyiyâ âşıkını kıldı helâk

Hayrete vardı görüp bu hâli
Bildi Leylâ dahı bu ahvâli

Ger vücûd olmasa idi vâhid
Hûn-feşân olmaz idi ol sâid

Işk-ı Mecnûn’a idün istihsân
Akıdur sâidini zahmına kan

Işkumı sanmasun iller ola dûn
Işk-ı Mecnûn’dan olmışdı füzûn

Hod-fürûş anlamasunlar ey dil
Diyeyin hâl-i dili ve’l-hâsıl

Ben ki bir âşık-ı pejmürde idüm
Hâlet-i ışk ile efsürde idüm

Fasd itdürmege kıldum âgâz
Nîşter birle olup zahm-endâz

Merhamet kıldı bana cânânum
Akmadan dahı bedenden kanum

Kulzüm-i âtıfeti cûş itdi
Kendini vâlih ü medhûş itdi

Akıcak sâid-i âşıkdan kan
Hüner oldur ire maşûka ziyân

Katı çok hâl degüldür cânân
Fasd idince aka âşıkdan kan

Hârik-i âde budur dünyâda
Emr-ber-aks ola ben şeydâya

Ehl-i irfân olan anlar anı
Kangı cânibde ise noksânı

Yâ İlâhî dilerem kim Âlî
Işkdan olmaya bir dem hâlî

Hâlet-i ışka düşüp peyveste
Gözi yaşı ide hâki şüste

Kûtını nimet-i ışk eyle anun
Kuvvetin sıhhat-i ışk eyle anun

Işksuz cânına irgürme hayât
Gözine âlemi göster zulumât (Aksoyak 2003: 375)

Camiü’l-Buhur’dan
Acem şâhı Muhammed Hudâ-bende dergâh-ı pâdişâhîye bende-i ser-efkende olup cenâb-ı şehryâra ve oglı cânibinden şeh-zâde-i nâm-dâra pîşkeş çekildügidür
İlçiler gönderüp Acem şâhı
Eyledi bûs hâk-i dergâhı

Tehniyet kıldı sûr-ı sultânı
Pîşkeş çekdi hem firâvânî

Evvelâ heykel-i Kelâm-ı Kadîm
Şeş-kalem bir hediyye pür-tekrîm

Sâniyâ Mushaf-ı murassa-cild
Hat-ı Yâkût ile musanna-cild

Hep Aliyy-i Velî münâcâtı
Ol kerem kânınun ibârâtı

Biri dahi kitâb-ı Şeh-nâme
Şâh Mahmûd'a sanat-ı hâme

Nice yüz meclisi müzehheb idi
Zîb ü zînet kamu müretteb idi

Bir dahi Ceng-nâme-i zî-şân
Evvel âhir hutût-ı üstâdân

Biri dahi Hulâsatu'l-Ahbâr
Cild ü hattı müzehhebü'l-âsâr

Bir dahi Hamse-i Nizâmî idi
Nakş-ı Bihzâd anun tamâmı idi

Siyyemâ bir kitâb-ı nâdire-hat
Zehebî-satr u lâceverd-nukat

Vasatı Seba nazm-ı Câmî'den
Hâşiye Hamse-i Nizâmî'den

Gösterürdi o Hamse ol Seba
On iki fen letâyifin taba

Bir dahi külliyât-ı Kirmânî
Dahi Sultân Hüseyn dîvânı

Nazm-ı Türkî Sikenderî-nâme
Meclis ü hattı behre Acâm'a

Dahi dîvân-ı Hâfız-ı Şîrâz
Ser-be-ser Mihr ü Müşterî-pervâz

Bir dahi nazm-ı Leylî vü Mecnûn
Kıssa-i Yûsuf ile pür-bîrûn

On sekiz pâre idi cümle kitâb
Her biri tuhfe-i ulü'l-elbâb

Levhalar hod bütün bütün yârî
Sun-ı Bihzâdî meclis âsârı

Cümlenün hattı hatt-ı üstâdân
Nesh u talîk nâdirü'l-akrân

Degdi nevbet kumâş u esbâba
Bunlarun vasfı sıgmaya bâba

Hele bazısın idelüm tahrîr
Fehm ü idrâki tâ kim ola yesîr

Çekdiler hem tokuz ser-â-ser şib
Üç miyân-bend-i zer-keşî pür-zîb

On sekiz atlas on sekiz kemhâ
Hem tokuz Yezd kutnîsi alâ

Yedi kalîçe cümle bî-sânî
Kimi Yezdî kimi Horasânî

Nemed-i heft-reng bir kıta
Mîzer-i ehl-i neng bir kıta

Yanî dervîşüz itmezüz inkâr
Mîzer ile nemed disâr u şiâr

Bir yapuk çekdiler dahi zer-kâr
Oldılar pâdişâha gâşiye-dâr

Dahi bir perde çekdiler zer-beft

Perde kim seyr iden ulü'l-elbâb

Hayretinden kalur verâ-yı hicâb

Dahi bir hokka-i murassa-ı hâs
Toptolu pâd-zehr-i hâssü'l-hâs

Madenî mûmyâsınun adedi
Olmuş idi kamu yigirmi yedi

Dahi fagfûrî üç büyük kâse
Nimeti kimsede komaz tasa

Çünki bu denlü tuhfe-i nâ-yâb
Kıldılar pâdişâha arz-ı hisâb

Mîrzâ Hamza bin Hudâ-bende
Dergeh-i husreve olup bende

Ol dahi sûrı tehniyet kılmış
Hıdmetin bâis-i şeref bilmiş

Bir müzehheb büyük Kelâm-ı Kadîm
Vâcibü'l-ahz u lâzımu't-tekrîm

Cildi pür-cevher-i girân-mâye
Taşına içi zîb ü pîrâye

Cöng-i eşâr Mîr Alî hattı
Andan ol serverün celî hattı

Câ-be-câ ol dahi musavver idi
Hâsılı hayli rûh-perver idi

Bir dahi Hamse-i Nizâmî dürüst
Zîb ü zînetde çün kitâb-ı nühust

Bad-ez-ân ilçi-yi Hân İbrâhîm
Kıldı dergâh-ı Kabesin telsîm

Çekdi ol dahi bir Kelâm-ı Kadîm
Dahi bir Şâh-nâme nazm-ı Hakîm

Dahi kâlîçe iki cüft harîr
Hem yedi kabza bî-niyâm şemşîr

Dahi bir top katîfe fersâyî
Dahi bir kaç kumâş-ı dârâyî

Çekdiler hep bu denlü pîşkeşi
Gördiler pâdişeh-i mâh-veşi

Anlara çıkdı hılat-ı zerrîn
Hem ziyâfetle buldılar temkîn (Arslan, 1999: 626)

Sadef-i Sad Güher’den
Şuarânun aransa güftârı
Yüze çıkmaz güzîde eşârı

Bikr-i mazmûn ola edâ-yı bülend
Böyle kırk elli şire ol hursend

Bir zamânda bu mâlik-i güftâr
Eylemişdüm be-emr-i fermân-kâr

Niçe dîvânı intihâb-ı dürüst
Biri nazm-ı Hayâlî idi nühüst

Biri Fevrî biri Necâtî idi
Birisi Vâridât-ı Zâtî idi

Her birinde be-hakk-ı Azze ve Cel
Otuza kırka çıkmamışdı gazel

Beyt ü matla bulınsa kâbildür
Nâdir ammâ ki şir-i kâmildür

Hamdü lillâh beni kılan Deyyân
İki dîvâna Hüsrev-i devrân

Nazmumun kıldı ekserini güzîn
Bikr-i mazmûnı lâyık-ı tahsîn

Ehl olan görsün iki dîvânum
Ben ögünmem bilür bilen şânum

Vâridâtü’l-Enîka’mı okusun
Lâyihâtü’l-Hakîka’mı okusun

Bile tâ ben nice sühan-dânam
Mülket-i nazm u nesre hakanam

Zikr-i Evliyâ-yı Kibâr-ı Ân Diyâr
Vatanum kişver-i Gelibolı’dur
Reh-güzerdür Arab Acem yolıdur

Leb-i deryâdadur o cây-ı latîf
Bâg u râgı misâl-i huld-ı nazîf

Etkıyâ kânıdur güzel yirdür
Sâhil ammâ ki gark-ı gevherdür

Evliyâsından ol diyârun hem
Nice zât-ı yegâne var azam

Evvelâ şeyh-i sâlikân-ı tarîk
Hâdi-i râh-ı uzlet ü tevfîk

Yazıcı-zâde mürşid-i zî-şân
Hem karındaşı Ahmed-i Bî-cân

İki kâmil veliyy-i vâsıldur
Sözleri nazm u nesri şâmildür

Birinündür Muhammediye tamâm
Biri Envâr-ı Âşıkîn’e hümâm

Dü birâder yahod dü peykerdür
Nûr-ı ilm-i ledünne mazhardur

Oldı âsûde hem iki budalâ
Teke Baba ile Ali Baba

Her biri mazhar-ı kerâmetdür
Server-i kişver-i velâyetdür

Çünki bildün o şehr-i mamûrı
Anla hem kalb-i hâl-i meksûrı

Mevlidümdür benüm hem ol kişver
Peykerüm anda buldı kuvvet ü fer

Pederüm Ahmed İbni Abdullâh
Hâce-i ehl-i hayr u târik-i câh

Nimeti ehl-i ilme âmâde
Kerem u lutfı hârıkü’l-âde

Kul idi gerçi kim Usâme misâl
Yûsufî-hulk idi huceste-hisâl

Ragbeti ehle olmag ile müdâm
Koydı evlâd-ı marifet-fercâm

Ben hakîr oldum evvel-i evlâd
Mustafâ oldı nâm-ı mâder-zâd

Ah-ı sânî Mehemmed oldı bana
Ehl-i dil hoş-nüvîs ü hûb-edâ (Aksoyak, 1997: 292)

Gül-i Sad-Berg’den
1
Gönlüm ayırma yanundan hem-nişîn olsun sana
Ben ırak düşdüm koy ol bârî yakın olsun sana
2
Göz pür-nem oldugınca ruhun saldı ana tâb
Kandîle döndi dîde içi âteş ile âb
3
Ol şeh-i hûbânumun tabîr olınmaz ânı var
Yani bir sâhib-saâdetdür ulüvv-i şânı var
4
Gül didügün şarâb ile tolmış piyâledür
Bir barmacuk ki eksile pervâzı lâledür
5
Hüsnün nice vasf eyleyeyüm kim elemüm var
Allâh'ı seversen beni söyletme gamum var
6
Şebüm târ itdi rûzum tîre bahtum kara sabrum su
Siyeh çeşm ü siyeh ebrû siyeh hâl ü siyeh gîsû
7
Salıncak tahtasında seyr idün ol şâh-ı hûbânı
Ne yüzden yil götürmişdür görün taht-ı Süleymân'ı
8
Salıncaklar ki kurdı îdgehde şehre mîzânı
Salındı bildi mikdârını her bir Yûsuf-ı Sânî (Aksoyak 1997: 190)

Subhatü’l-Abdâl’dan
Mersiyye-i Mü'essire-i Belâgat-ârâ ki Der-ziyâret-i
Sultân-ı Şühedâ güfte şod.
I
1  Gel ey nevk-i kalem mâtem ser-encâmın beyân eyle
Döküp evrâka derdün kara bahtundan figân eyle

2 Midâd-âsâ siyeh kanlar saçılsun yine çeşmünden
Likâ gibi müşevveş kıssalar şerhin beyân eyle

3 Kazâ levhine vâfir serzeniş kıl dest-i kâtibden
Kader mecmûasın yırtup perîşân dâstân eyle

4 Kül eyler mermeri âteş gibi kem harfini yazsan
İnanmazsan bir âhen levha evvel imtihân eyle

5 Huzûr erkâmını hakk eyleyüp levh-i havâtırdan
Meserret-nâmeler zevkin gönüllerde nihân eyle

6 Siyeh gey ehl-i beytün Kabeveş rûz-ı gazâsında
Bu mâtem hıdmetinde sen de dâmen-der-miyân eyle

7 Yazarsan Kerbelâ vâdîsinün müşkil belâsın yaz
Şehâdet şehdin içmiş teşne-lebler mâ-cerâsın yaz

V
1 Bu gam bir özge gamdur işbu mâtem turfa mâtemdür
Bu eyyâm içre hurremlik harâm oldı Muharrem'dür

2 Kapansun çıksun ol gözler ki zehr akıtmayup andan
Dem-i mâtemde îsâr itdügi bilsem yahod demdür

3 Bu gam kanın kurutdurmış velî ashâb-ı temkînün
Anunçün ekseriyyâ dem degül dökdükleri nemdür

4 Gazâ vaktinde el karsup gülen etfâli ayb itmen
Bu şöhretler anadur kim yiri çâh-ı cehennemdür

5 Mübârek başlarına nûr urunupdur alem sanma
Degüldür sürh sancaklar birer maktûl-i âlemdür

6 Yolundur şerha çeksen yol yol itsen sînen ey abdâl
Libâs-ı cismi cândan soymayan hayrân u sersemdür

7 Bu mâtemden delüp ney gibi bagrun inle ey Âlî
Benüm bu nazm-ı cân-sûzum kulak tut dinle ey Âlî (Arslan-Aksoyak, 1996: 49-50)

Mensur eserlerinden seçmeler
Künhü’l-Ahbar’dan
Tâli'î: Kastamonılıdur. Zamânında haylice şöhret bulmış ba'zılar Necâtî Beg merhûma mu'âdil tutmış. Ehl-i dil ü nükte-dân ve dergâh-ı 'âlî yeniçeri kitâbeti ile kâmrân bir kâbil-i vücûd imiş. Nazmuhu
Göreli tal'at-ı garrâsını ol sîm-berün
Çarhı batdı güneşün yıldızı düşdi kamerün

Keskin oldugı bu yeniçerinün
Dâ'imâ seyf-i kâtı'ı biledür

Yagdurur hasma tîr-i bârânı
Harbeden berk-i lâmi'i biledür

Zârdur gerçi nef'i de çokdur
Çok muzır var menâfi'i biledür

Bahtı kördür bu gün bu tâ'ifenün
Nereye varsa Tâli'î biledür

Merhûm Sultân Selîm bunlara ve Sücûdîye fütûhât te'lîfini emr eylemiş. İkisi dahi nazm u nesr ile birer eser komış. Ve illâ ol pâdişâh-ı zî-şânun tab'-ı 'âlîlerine muvâfık ve gâh u bî-gâh istimâ' u ısgâlarına lâyık olmamagın hîç birisi şöhret bulmamış. Yine bu bizâ'a ile iltifâten ser-vakt-i hâssa dâhil olurmış. Hâlâ ki kendü işti'âl-i nâr-ı gazâbından korkup duhûlden ibâ üzre olurmış. Esnâ-yı musâhabetde ur Tâli'înün boynını buyururlarsa benüm hâlüm nice olur diyu tereddüd kılurmış. Bu makûle vehm ü havf-ı hafiyye müeddâ olan ülfetden tecennüb ü ferâğat yegdür diyu çekinmiş. Vaktâ ki bu mazmûn sem'-i şerîf-i pâdişâhîye makrûn olur. Dâhil-i meclis olmaksızın da ol ma'nâ mukarrer degül midür. Ya'nî ki ur boynını dinilmek ülfet bahânesi yoğ iken dahi müyesser degül midür buyurmışlar. Mezbûrun nev'an ictinâbından âzürde-hâtır olmışlar. Ba'de zamânki bâlâda mestûr olan kıt'ayı dimiş. Husûsâ
Nereye varsa Tâli'î biledür

mısra'ını musarra' söylemiş idi. Ma'lûm oldı ki yeniçeri zümresi paşalarun evlerini basdukda dahi bile mi imiş buyuruldukda havfından bir tedârük idüp bile idüm ammâ def'-i fitne için varmış idüm diyü söyler ve bu havfla mansıbından ferâgat eyler. Az zamân geçmedin dâr-ı âhirete rıhlet eyler. (İsen, 1994:181)

Menşeü’l-İnşâ’dan
Mîr-i livâ-i Bosna taraflarından nev-müslim hakkında erkâna yazılmışdur.
Dergâh-ı hidâyet-encâm ve bârgâh-ı pâdişâh-ı İslâm türâbına lâ-zâle mukassimenü’l-erzaka’l-enâm (Yaratılmış tüm canlıların rızıkları henüz taksim olunmadı.) arz-ı bende-i nâ-bûd u nâ-kâm oldur ki lâ-cerem, mekârim-i cezîle-i pâdişâhî ve merâhim-i bî-adîle-i nâ-mütenâhî dîn-i İslâma gelenleri ercmend ve êelâletden hidâyete çıkanları behremend eyleyügelmegin işbu râfi-i ruka-i ubûdiyyet, nişân-ı şecâat-tüvân olan Yuvan nâm zimmî hidâyetullâha mazhar u inâyetullâha manzar düşüp hilkatinde merkûz olan şecâat u cibilliyetde mermûz olan firâset ü şehâmet müstedâsınca dîn-i nebevîye tâlib ve şerîat-ı Mustafâvîye kemâ-yenbagî râgıb olup ve lâkin sâ’ir zimmîlere tergîb içün mezîd-i inâyet-i husrevânîden tîmârla behredâr ve ol mevhibe-i behiyye iltimâsıyla İslâm şerefinden kâm-kâr olmagın ber-murâd buyurılmak recâsına arz olındı. Fermân ve ihsân südde-i adâlet-nişâna menûtdur (Aksoyak, 2007: 1-117).

Mevâidü’n-Nefâis fi-Kavâidü’l-Mecalis’ten
Kahve-hâneler beyânındadur.
Arabistanda kadîmden mukarrer olan kahve-hâneler ve sene sittîn ve tisa mie’den beru pây-ı taht-ı aliyyede yanî Kostantiniyyede ve sâyir memâlik-i mahmiyyede peydâ olan cemıyyet-i bî-nîhâyeler elbette eyü yatlu mecmaı ve ukalâ ve süfehâ menbaı olmışdur. Zîrâ ki ol mecâlise varanlar, dervîşân ve ehl-i ırfân zümresidür ki murâdları birbirlerini görüp sohbet etmekdür. Ve kahvesin içüp keyflerin süratle yetişdirmekdür. Bir dahi gurebâ ve fukarâ fırkasıdur ki garîblerün mesâkin ve me’vâları yokdur. Niteki fakirlerün başka cemıyyet idecekleyin nükûd ve dünyâlıkları yokdur. Ol cihetden mülâzemederi kahve-hânelerdür. Feemmâ şehroglanından bî-marifet ve mâyil-i mezemmet-i millet olan süfehânun ol mecmaa ragbetleri mücerred gıybet ü mesâvîye binâendür. Bu zikr olunan Sipâh ve Yeniçeri kısmı Rûmda ve Mısırda ve Şam ve Bagdâd kulları her merz-i bûmda kahve-hânelere mülâzemet etmek sabâh u ahşam bir köşesinde mücâvir olup cülûs gitmek hem gıybet ü mesâvî ragbetlerine evetlerini yetişdirüp "fülân zamanda aga idim, fulân devletlûya kethudâ idüm" diyû hod-fürûşluga mümâresetlerine ibtinâendür. Pes bu zikrolunan ecnâs-ı muhtelifeden gayri bazı ehl-i Hak kimseler ki varurlar. Mahzâ kahvesin içüp gitmege münâsip görürler. Anın gibilerün teveccühleri içilen kahve iksîr-i meşrûbât-ı sulehâ oldugına sebebdendür ki zîrâ Şeyh Ebu’l-Hasan Şâzelî gibi vâsıl-ı Hakkun nazarına mazhar düşmişdür. Siyeh çerde bir Yemeni mahbûbı iken yümn-i nazar-ı mürşid-i mezbûrânı (s. 189) mahbûb-ı kulûb itmişdür. Ol cihetden ehl-i sülük olanlarun kulûbı elbette anâ meczûmdur. Gûyâ ki vâsıl-ı Hakk nazarına mazhar düşmiş mahbûbdur. Ve bazı esîr-i musâhabet kimseler dahi varurlar ki muttasıl yârân ile mücâlesete râgıblerdür. Ve niçe onmadık derbederler dahi vusûl bulurlar ki mücerred tâvli ve şatranç oynamaga ve bazısı kumâr irtikâb idüp akça kazanmaga tâliblerdür. Ol sebeple kahve-hâne beklemeleri vâkidür. Hâlâ ki nüfus-ı zâyiadan olup battâlîne munzam oldukları şâyidür (Şeker, 1997: 188).

 

Resim ve Minyatür Bulunmamaktadır.

Bestelenmiş Eser Bulunmamaktadır.

Seslendirilmiş Eser Bulunmamaktadır.