ŞEYHÎ, Yûsuf Sinâneddîn

(d.?/?-ö.834 ?/1431 ?)

divan şairi

 

Adı Yûsuf Sinâneddîn’dir. Sehî (İsen 1998: 110) ve Latîfî (Canım 2000: 337) şairin adını Yûsuf; Âşık Çelebi (Kılıç 2010: 1453), Mecdî (Özcan 1989: 128) ve Riyâzî (vr. 81b) ise Sinân olarak kaydetmektedir. Dîvân’ının bir iki yerinde kendisinden “Yûsuf-ı Şeyhî” şeklinde söz eden (İsen vd. 1990: 202, 292) Şeyhî’nin ailesi hakkında biyografik kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak Germiyan Beyi II. Yakûb’a ait iki vakfiyede Şeyhî şahit olarak kayıtlıdır. Bu vakfiyelerin birinde şairin baba adı Ahmed, diğerinde Mecdeddîn’dir (Varlık 1974: 82-84; Uzunçarşılı 1932: 267). Timurtaş (1968: 57), bu iki farklı bilgiyi Şeyhî’nin babasının adının “Ahmed Mecdeddîn” şeklinde olabileceğini belirtmek suretiyle değerlendirmiştir.

Şeyhî; 14. yüzyılın güçlü beyliklerinden Germiyanoğulları Beyliği’nin sınırları içerisinde, 773/1371-778/1376 (Timurtaş 1968: 56) ya da 786/1385-792/1390 yılları arasındaki bir tarihte Kütahya’da dünyaya geldi (Kurnaz 1997: 33). Germiyan Beyi Süleymân Şâh zamanında doğan Şeyhî asıl şöhretini II. Yakûb Bey döneminde kazandı. Anadolu’nun ilk önemli kültür merkezlerinden biri olan Kütahya, divan edebiyatında söz sahibi birçok önemli sanatçıyı da yetiştirmiş ve bu birikimini daha sonra Osmanlı Devleti’ne yansıtmıştır. Bu kişilerden Ahmedî ve Ahmed-i Dâ’î, Şeyhî’nin yetişmesinde önemli rol oynamış âlim şairlerdendir. Gençlik yıllarında tahsilini ilerletmek için Germiyan Beyi Süleymân Şâh tarafından İran’a gönderilen Şeyhî, orada Seyyid Şerîf Cürcânî ile ders arkadaşlığı yaptı. Kaynaklara göre o, İran’daki eğitiminden sonra tasavvuf, tıp, edebiyat ve hikmet ilimleriyle mücehhez olarak Kütahya’ya döndü. Daha sonra Hakîm Sinân olarak şöhret bulan Şeyhî, özellikle göz hekimliği konusunda uzmanlaştı. Karaman Seferi sırasında Çelebi Mehmed’in sıkıntıdan gözleri rahatsızlanınca Çelebi Mehmed’i tedavi etmesi için Germiyan’dan getirtildi. Şeyhî’nin hizmetinden memnun kalan padişah da onu “re’is-i etibbâ” tayin etti (Timurtaş 1968: 60-61). Şeyhî, İran dönüşü sırasında Ankara’da Hâcı Bayram Velî ile tanışıp kendisine intisap etti ve bundan sonra “Şeyhî” mahlasını aldı (Özcan 1989: 129). Nitekim Güner, Bayramîlik tarikatının o dönemde Germiyan’da yayılmasını Şeyhî etkisine bağlamaktadır (1967: 247). Bir görüşe göre de Şeyhî, Hâcı Bayram’a değil Emîr Sultân’a bağlandığı için “Şeyhî” mahlasını seçmiştir (Bilgin 1993: 135). Gerek kendisini yetiştiren Germiyan sahasında gerek eğitim aldığı İran’da pek çok mutasavvıfla tanışan Şeyhî’nin Bursa’da Seyyid Nesîmî ile de görüştüğü rivayet edilmektedir (Canım 2000: 337). Kurnaz’a göre bu rivayet Şeyhî’nin Emîr Sultân’a bağlandığı bilgisini güçlendirmektedir (1997: 34). Bilgin (1993: 136-137); Şeyhî’nin Emîr Sultân'a intisap ettiğini, hatta onun halifesi olarak irşat faaliyetlerinde bulunmak üzere Alaşehir’e gönderildiğini, Şeyhî'nin burada bir tekke kurduğunu, oğlunun ve torununun da aynı istikamette faaliyetlerini devam ettirdiğini ifade etmektedir. Araştırmacıların fiilen şeyhlik yapmadığı konusunda hemfikir oldukları Şeyhî’nin mutasavvıflar çevresinde oldukça önemli bir yeri olduğunu Menâkıb-ı Akşemseddîn’de geçen Şeyhî ile ilgili bir anekdot ortaya koymaktadır (Riyâzî: vr. 81b).

Şeyhî’nin Osmanlı sarayıyla doğrudan münasebeti Emîr Süleymân Çelebi’ye intisabıyla başladı. Zaman zaman Çelebi Mehmed ve II. Murâd gibi Osmanlı sultanlarıyla da teması oldu. Ancak onun asıl bağlandığı devlet adamı şüphesiz Germiyanoğulları’nın son beyi II. Yakûb’dur. II. Yakûb Bey’in 832/1428’de Edirne’de II. Murâd’ı ziyareti sırasında (Uzunçarşılı 1932: 58) ona refakat eden Şeyhî, bu tarihten kısa bir süre sonra memleketi Kütahya’ya döndü ve hayatının sonuna kadar burada attarlık yaptı. Hamza Güner (1967: 247), onun Kütahya’da attarlığın yanı sıra Dumlupınar Camii’nde hatiplik görevinde bulunduğunu, hatta bu camiin hatipliğini yakın zamana kadar (1967’den önce) Şeyhî’nin torunlarının sürdürdüğünü ve Doğlarlı Hoca diye bilinen bir kişinin hatipliği ele geçirdiğini belirtmektedir. Şeyhî’nin doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihinde netlik yoktur. Timurtaş (1968: 68-70), Şeyhî’nin ölüm tarihi ile ilgili birçok mütalaaya yer verdikten sonra 834/1431 yılı dolaylarında vefat ettiğini söylemektedir. Yine Timurtaş’ın naklettiğine göre İbrahim Necmi Dilmen, Anadolu Beylerbeyi Hamza Bey’in evlenmesi sebebiyle yazdığı bir kasidesinden hareketle şairin 830/1426-1427’da hayatta olduğunu, ölümünün bu tarihten sonra gerçekleştiğini bildirmektedir (Timurtaş 1968: 70). Orhan Bilgin (1993: 136) ise, Şeyhî’nin 870/1465-1466’da Alaşehir’de kendi adına bir türbe yaptırdığını ve 887/1482-83’te öldüğünü, dolayısıyla da yüz yıl ömür sürdüğünü ifade etmektedir. Ancak diğer kaynaklara göre Şeyhî’nin mezarı Kütahya’ya bağlı Dumlupınar köyü sınırları içerisindedir.

Şeyhî’nin eserleri şunlardır:

1. Dîvân: Şeyhî’nin, 15 kaside, 2 terkib-bend, 4 terci-bend, 2 müstezad, 1 mesnevi, 202 gazeli içeren orta hacimde bir Dîvân’ı vardır (Biltekin 2003: XXXIII). Bunlardan 5 kaside, 1 terci-bend ve 26 gazel Hüsrev ü Şîrîn’de de yer alan şiirleridir (Timurtaş 1968: 83). Dîvân eski harflerle de basılmıştır (1291). Tarlan (1964), metni Şeyhî Dîvânını Tetkik adı altında değişik yönleriyle ele alarak incelemiştir. Mustafa İsen ve Cemal Kurnaz tarafından günümüz alfabesine aktarılarak yayımlanan (1990) eserin tenkitli metni Halit Biltekin tarafından doktora tezi olarak hazırlanmıştır (2003).

2. Har-nâme: Türk mizah edebiyatının ilk şaheserlerinden olan Har-nâme 126 beyitlik küçük bir mesnevîdir. Aruz vezninin fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Manzume Arapça bir darb-ı meselden ve Emir Hüseynî’nin Zâdü’l-Müsâfirîn’inde geçen bir beyitten ve esinlenerek kaleme alınmıştır (Timurtaş 1968: 155). Diğer taraftan şairin, eseri, Firdevsî'nin Şeh-nâme'sinde yer alan ve Fahrî'nin Hüsrev ü Şîrîn'inde "Ki varmışdı eşek kim bula boynuz/ Kulakdan çıkdı oldı hâli yavuz" şeklinde tercüme ettiği beyitten ilham alarak yazdığı da ifade edilen düşünceler arasındadır (Özdemir 2011: 4). Şeyhî’nin Har-nâme’yi yazarken İbrani geleneğindeki benzer anlatıları ve Ezop’taki varyantları da bildiği günümüzde araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur (Biltekin 2003: XXXVIII). Eser klasik mesnevîlerde bulunması gereken tevhid, na't, padişah medhiyesi, sebeb-i telif, asıl hikâye ve dua bölümlerini içermektedir. Manzume yük taşımaktan bıkmış bir eşeğin semiz öküzlere özenmesi sonucu kulağını ve kuyruğunu kaybetmesini ironik bir dille anlatmaktadır. Har-nâme’nin yazılış sebebi ile ilgili çeşitli rivayetler ortaya atılmaktadır. Bunlara temel teşkil edeni Şeyhî’nin, Karaman Seferi sırasında Çelebi Mehmed’in gözünü tedavi etmesi sonucu kendisine Tokuzlu köyünün tımar olarak verilmesi ve bu köye giderken köy girişinde eski tımar sahipleri tarafından dövülmesidir. Halini padişaha arz etmek isteyen şair de bu manzumeyi kaleme almıştır. Diğer bir rivayete göre de II. Murâd Şeyhî'yi vezirlik makamına getirmek ister. Ancak Şeyhî'yi çekemeyen rakipleri onun, Nizâmî'nin Penc-genc'i gibi bir hamse yazabilirse bu makamın ona verilmesinin doğru olacağı konusunda padişahı ikna ederler. Bunun üzerine Şeyhî Hüsrev ü Şîrîn'i tercüme etmeye başlar. Çevirdiği 1000 beyti II. Murâd'a sunar. Padişah bu tercümeyi çok beğenerek Şeyhî'ye pek çok ihsanlarda bulunur. Şeyhî aldığı bu ihsanlarla memleketine giderken yolda haramiler tarafından soyulur, ellerinden canını zor kurtarır. Bu olay üzerine de Har-nâme'yi yazar. Bu iki rivayetten hareket eden araştırıcılar eserin kime sunulduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüştür. Ancak Cemal Kurnaz’ın Timurtaş'tan naklettiğine göre son dönemlerde eserin II. Murâd’a sunulduğu yolundaki görüşler ağırlık kazanmıştır (1997: 39). Eserin metni hem Olgun hem de Timurtaş tarafından yayımlanmıştır (Olgun 1949; Timurtaş 1970).

3. Hüsrev ü Şîrîn: Şeyhî’nin asıl ününü sağlayan eseridir. Araştırmacılara göre Türk edebiyatında yazılan Hüsrev ü Şîrîn mesnevîlerinin en başarılısı budur. II. Murâd’a sunulan eserin yazılış macerasıyla ilgili olarak Sehî Tezkiresi’nde kaydedilen şu olay ilginçtir: Şeyhî’yi çok takdir eden II. Murâd onu vezir yapmak ister. Şairi çekemeyen rakipleri, Şeyhî’nin şairlikteki kudretini göstermesi için Nizâmî’nin Hamsesi gibi bir eser vücuda getirmesini istemesi konusunda padişahı ikna ederler. Sultan II. Murâd da Şeyhî’yi imtihan etmek için Nizâmî’nin eserini ona verir. Şeyhî de içinden Hüsrev ü Şîrîn’i seçerek tercümeye başlar. 1000 beyit kadar tercüme ettikten sonra padişaha sunar. Padişah da Şeyhî’nin yaptığı tercümeyi çok beğenerek ona sayısız ihsanlarda bulunur (İsen 1998: 111). Kaynakların verdiği bilgi bu olmakla birlikte, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye kazandırılması konusunda bilinçli bir politika izleyen II. Murâd, şark edebiyatlarının bu önemli mesnevîsini de Türkçeye kazandırmak istemiş, Sehî Bey de onun talebini ilginç bir anekdotla anlatmak ihtiyacını duymuş olmalıdır. Şeyhî, bir tercüme olarak başladığı çalışmaya, yaptığı ilave ve değişikliklerle telif eser niteliği kazandırmıştır (Timurtaş 1968: 100-134). Şeyhî, kelime kelime değil, mealen tercümeyi tercih etmiştir. Nitekim bazen Nizâmî’nin bir beytini 2-3 beyitle, bazen de 4-5 beyitle anlattığını tek beyitle anlatmıştır (Timurtaş 1980: 132-142).

Hüsrev ü Şîrîn, aruzun mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezniyle yazılmıştır. 6944 beyitten müteşekkil olan Hüsrev ü Şîrîn’de asıl hikâyeye girmeden önce “duâ, münacat, na’t, sebeb-i telif” gibi kısımların yer aldığı 775 beyitlik bölüm bulunmaktadır. Esas hikâye 11 bölümden oluşmuş, her bölüm de fasıllardan meydana gelmiştir. Bölümler “matla’-ı dâstân” başlıklarıyla birbirinden ayrılmıştır. Şair bir bölüme başlamadan evvel anlatacağı vakayla ilgili 10-15 beyitlik bir giriş yapmıştır. Baştaki giriş kısmı da dâhil edildikten sonra eserdeki fasıl sayısı 105’i bulmaktadır. Metin içinde Hüsrev, Şîrîn ve Ferhâd dilinden söylenmiş 26 gazel, Şîrîn ağzından kaside nazım şekliyle bir münacat ve Ferhâd dilinden 7 bendlik bir terci-i bend bulunmaktadır (Timurtaş 1968: 107-108).

Şeyhî, Hüsrev ü Şîrîn’i tamamlayamadan hayata veda etmiştir. Metin, 16. yüzyılda Rûmî adında bir şair tarafından tamamlanmıştır. Şeyhî’nin yeğeni Cemâlî de Hüsrev ü Şîrîn’e 109 beyitlik bir zeyl yazmıştır (Timurtaş 1968: 131-134, 159). Timurtaş’ın doktora tezi olarak hazırladığı (1949) ve daha sonra yayımladığı (1963) Hüsrev ü Şîrîn mesnevîsi üzerinde iki de yüksek lisans çalışması yapılmıştır (Kıpçak 1999; Çulhaoğlu 2002).

Yukarıdaki eserlerin dışında şairin Hâb-nâme ve Ney-nâme adında iki küçük mesnevîsi ile tıbba dair bir manzumesinin olduğu ileri sürülmüşse de bunlar henüz ele geçmemiştir (Timurtaş 1968: 96-100).

15. yüzyılda Germiyan sarayı tarafından himaye edilen Şeyhî, divan şiirinin ilk büyük üstadıdır (Timurtaş 1997: 452). Şairden bahseden hemen bütün kaynaklar onun, özellikle mesnevî alanında bir üstad olduğunu kabul eder. Ahmedî, Ahmed-i Da’î gibi devrinin âlim şairlerinden eğitim aldıktan sonra İran’a giden, orada tasavvuf, tıp, edebiyat ve hikmet gibi alanlarda kendini yetiştiren Şeyhî, özellikle edebî alanda çağına damgasını vurmuştur. O; şiirde Bâkî zamanına kadar devam eden tarzın yaratıcılarından, dolayısıyla Ahmed Paşa ve Necâtî gibi ilk tabaka Osmanlı şiirinin öncülerindendir (Kutlu yty: 254; Şentürk ve Kartal 2005: 185; Karaalioğlu 1982: 639). Sultân Veled, Ahmed Fakîh gibi ilk temsilcileriyle 13. yüzyılda kabuk değiştirmeye başlayan Türk edebiyatı 15. yüzyılda, özellikle Şeyhî’nin atılımlarıyla İran edebiyatına bir alternatif olarak kendini göstermeye başlamıştır. Türk şairleri, önceleri Hakîm Senâ’î, Ferüdüddîn Attâr gibi mutasavvıf İran şairleri yolunda açık ve sembollerden uzak eserler vermişlerdir. Fakat daha sonra özellikle Şeyhî’nin açtığı yolla Kemâl-i Hocendî, Selmân-ı Sâvecî, Hâfız-ı Şîrâzî gibi sanatçıları örnek alarak mecazî aşk ile tasavvufî yorumu harmanlamaya başlamışlardır (Tarlan 1964: 8).

Şeyhî’nin Türk edebiyatındaki önemi, onun tasavvufî kavramları beşerî hallerle kaynaştırmasındaki becerisinden olsa gerektir. Şeyhî’nin şiirlerinde tasavvuf iki şekilde ele alınmıştır: Tevhidlerde görülen ilmî, didaktik, kuru tarz; gazellerinde karşımıza çıkan cezbe ve aşk heyecanını coşkun bir şekilde ifade ettiği lirik tarz. Şair kendisini ifade etme fırsatını lirik tarzda bulmuştur. Bu, onun Hâfız-ı Şirâzî ve Selmân-ı Sâvecî’den derin bir şekilde etkilenmesi sonucu sanatına da yansımıştır. Şeyhî, şiirlerinde zaman zaman yolundan yürüdüğü Hâfız ve Selmân gibi yüksek perdeden çıkışlarla içindekileri ifade etmeye çalışmış, fakat yaşadığı dönemde Türk dili henüz edebî manada tam olarak işlenemediği için onların düzeyine ulaşamamıştır. Ancak o, gazel sahasında Seyyid Nesîmî’den sonra şiirde tasavvufu mecazî aşkın içine adapte etme başarısını gösteren ilk şairdir. Kendinden önce gelenler şiirde Şeyhî’nin ulaştığı derecede bir zekâ, duyarlılık ve incelik gösterememişlerdir. Ahmedî bile onun kadar derli toplu, onun kadar ince ve “havas”a mütemayil değildir. Bu sebeple eskiler ona “pîşterîn-i şuarâ-yı Rûm” demişlerdir (Tarlan 1964: 38-40). Şeyhî, tasavvufu şiirlerinde bütün yönleriyle kullanmaya çalışan bir şairdir. Fakat Şeyhî’yi mutasavvıf bir şair olarak değerlendirmek mümkün değildir (Kurnaz 1997: 35). Nitekim şairin şiirlerinde tasavvuf sadece şiiri kuvvetlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şeyhî’nin şiirlerini kaleme aldığı vezinler de kendinden önceki Türk şairlerden farklılık arz eder. Nitekim şiirlerinin dörtte birini yazdığı “mef’ûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâ’ilün” kalıbına Türk şairleri daha önce pek de rağbet etmemiştir. Diğer taraftan şairin çok kullandığı bir diğer aruz kalıbı da “mefâ’ilün fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün”dür. Bunlar, aruzun yeknesaklıktan uzak vezinleri arasında başta gelir. Şeyhî’nin bu tercihi bile başlı başına onun ahenge verdiği önemi anlatmaya kâfidir (Tarlan 1964: 200-202).

Şeyhî, kimi kaynaklarda zaman zaman tenkide uğramıştır. Bu tenkitler onun, daha çok İran şairlerinden etkilenmesi ve şiirlerinde arkaik kelimelere yer vermesi noktalarında toplanır (Canım 2000: 339-340; Kılıç 2010: 1454-1455). Şair, eski kaynaklar tarafından özellikle gazel ve kasidede başarı gösterememesi noktasında eleştirilse de kendisinden sonra gelen pek çok şair tarafından beğenilmiştir. Başta Ahmed Paşa olmak üzere Necâtî, Cemâlî, Zeyneb Hatun, Nişânî, Cem Sultan, Sa’dî-i Cem, Halîlî, Visâlî, Bâkî, Fuzûlî, Hayâlî, Yahyâ Bey gibi pek çok şair Şeyhî’nin şiirlerini tanzir etmiştir.

Şeyhî 15. yüzyıl Türk edebiyatının önde gelen şahsiyetlerindendir. Divan şiirinin bir temsilcisi olarak şair iki farklı açıdan değerlendirilmelidir. Şeyhî’yi öncelikle, Germiyanoğulları Beyliği’nin beylik yapısı içerisinde ele almak gerekir. Bu açıdan yaklaşıldığında Şeyhî, Germiyan sahasında, Şeyhoğlu Mustafâ, Ahmedî ve Ahmed-i Dâ’î gibi şairlerden sonra yetişen en başarılı şair olarak görülecektir. Germiyanoğulları topraklarının 1429 yılında Osmanlı Devleti’ne geçmesi sonucu bu beyliğe ait şiir geleneği de Osmanlı’ya dâhil olmuştur. Şeyhî, işte bu geleneğin son temsilcisidir. Diğer taraftan Şeyhî, Osmanlı edebiyatının bir temsilcisi olarak erken dönem şairi özellikleri taşımaktadır. Bunun için onun şiirleri sonraki dönemde yetişen Fuzûlî, Bâkî, Zâtî gibi şairlerin şiirleri kadar başarılı değildir.

Bilindiği gibi eski kaynakların hemen hepsi Şeyhî’nin mesnevîsini gazel ve kasidelerine tercih etmişler, onun şiirde Selmân-ı Sâvecî ve Hâfız-ı Şîrazî’yi taklit ettiğini söylemişlerdir. Bu kanaat belli ölçülerde doğru olabilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Türk edebiyatı, özellikle 14. yüzyılda, tasavvufî mesnevîler konusunda, başlangıç dönemi itibariyle, altın çağını yaşamış, bu yüzyılda Mantıku’t-Tayr, Garîb-nâme, Süheyl ü Nevbahâr, Hurşîd-nâme gibi eserler kaleme alınmıştır. Şeyhî de bu birikimin üzerine Hüsrev ü Şîrîn gibi bir mesneviyle tasavvufu ve beşerî aşkı yoğurarak Türk mesnevîciliğinin kıymetli eserlerinden birisini ortaya koymuştur. Ancak gazel ve kaside alanında Şeyhî’nin önünde takip edebileceği bir örnek yoktur. Bunun için Şeyhî’nin sonraki dönem gazel ve kasideleri kadar başarılı metinler yazamadığı söylenebilir. Nitekim Şeyhî yaşadığı dönem itibariyle kendini iyi yetiştirmiş bir sanatkârdır. Bıraktığı eserlerle kendisinden sonra gelen şairlere model olmuş, onlar için farklı ufuklar açmıştır. Anadolu Türk yazı dilinin kuruluşundaki öncü isimlerden biri olan Şeyhî, İran’da gördüğü eğitimin de etkisi ile Fars şiir tarzını bir anlamda Türkçeyle ifade etme çabası içinde olmuş biridir. Bu tarzı daha sonra Ahmed Paşa sürdürecek, Necâtî Bey ile gelen daha yerel unsurlarla bezeli üslûp ile bu İranî tarzı Bâkî, klasik üslup geleneği çerçevesi içinde telif edecektir. Diğer bir deyişle Şeyhî, ortaya koyduğu şiir anlayışıyla, klasik dönem şiirimizin zirve isimlerinden Bâkî’yi müjdelemektedir.

Kaynakça

Balcı, Rüştü (hzl.) (2014). Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn an-Esâmi’l-Kütübi ve’l-Fünûn. C. 2. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay. 585.

Bilgin, Orhan (1993). “Şeyhî Hakkında Yeni Bilgiler”. Türklük Araştırmaları Dergisi VII: 123-139.

Biltekin, Halit (hzl.) (2003). Şeyhî Divanı (İnceleme-Tenkitli Metin-Dizin). Doktora Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi.

Canım, Rıdvan (hzl.) (2000). Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ (İnceleme-Metin). Ankara: AKM Yay.

Çulhaoğlu, Gülşen (2002). Şeyhî’nin Hüsrev ü Şîrîn Mesnevisindeki Aşk İlişkileri. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Bilkent Üniversitesi.

Ersoy, Ersen (2003). XVI. Yüzyıl Kaynaklarına Göre Kütahyalı Şairler ve Kütahya’da Edebi Muhit. Yüksek Lisans Tezi. Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi.

Güner, Hamza (1967). Kütahyalı Şairler. Kütahya: Kütahya İl Basımevi.

Hoca Sa’deddîn (yty). Tâcü’t-Tevârîh. C. 1. yyy.

İsen, Mustafa (hzl.) (1994). Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yay.

İsen, Mustafa (hzl.) (1998). Sehî Bey Tezkiresi, Heşt-Behişt. Ankara: Akçağ Yay.

İsen, Mustafa, C. Kurnaz (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay.

Kayabaşı, Bekir (1997). Kâf-zâde Fâ’izî’nin Zübdetü’l-Eş’ârı. Doktora Tezi. Malatya: İnönü Üniversitesi.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ (İnceleme-Metin). C. 3. İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay.

Kıpçak, Mehmet (1999). Şeyhî'nin Hüsrev ü Şîrîn Mesnevisindeki Kişiler ve Eserin Şekil, Dil ve Üslup İncelemesi. Yüksek Lisans Tezi. Adana: Çukurova Üniversitesi.

Kurnaz, Cemal (1997). “Şeyhî”. Divan Edebiyatı Yazıları. Ankara: Akçağ Yay.

Kurnaz, Cemal, M. Tatcı (hzl.) (2009). Bursalı Mehmed Tâhir, Osmânlı Müellifleri. C. 2. Ankara: Bizim Büro Yay.

Kutlu, Şemsettin (hzl.) (yty.). Faik Reşat, Eslaf (Eski Bilginler, Düşünürler, Şairler). İstanbul: Tercüman Yay.

Mengi, Mine (1977). “Harnâme Kime Sunulmuştur?”. Ankara Üniversitesi Türkoloji Dergisi 7 (1): 79-81.

Olgun, Tahir (hzl.) (1949). Germiyan'lı Şeyhi ve Harnâme’si. Giresun: Yeşil Giresun Matbaası.

Özcan, Abdülkadir (hzl.) (1989). Mecdî Mehmed Efendi, Şakâ’ik-ı Nu’mâniyye ve Zeylleri, Hadâ’iku’ş-Şakâ’ik. C. 1. İstanbul: Çağrı Yay.

Özdemir, Mehmet (hzl.) (2011). Şeyhî, Harnâme. İstanbul: Kapı Yay.

Riyâzî. Riyâzü’ş-Şu’arâ. Millet Kütüphanesi. Ali Emirî Efendi. No: 765. vr: 81b.

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2008). Beyânî, Tezkiretü'ş-Şu’arâ. İkinci Bölüm: Tenkitli Metin. s. 100-101. Ankara: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/TR,78462/beyani----tezkiretus-suara.html [erişim tarihi: 02.03.2014]

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2009). Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-Şu’arâ. Tenkitli Metin A. s. 435-436. Ankara:http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10739,tsmetinbpdf.pdf?0 [erişim tarihi 08.02.2014]

Şemseddîn Sâmî (1311). Kâmûsu’l-A’lâm. C. 4. İstanbul: Mihran Matbaası.

Şentürk, Ahmet Atilla, A. Kartal (2005). Eski Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Dergâh Yay.

Tarlan, Ali Nihad (1964). Şeyhî Divanı’nı Tedkik. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Timurtaş, Faruk Kadri (1949). Şeyhî ve Hüsrev ü Şîrîn’i. Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Timurtaş, Faruk Kadri (1968). Şeyhî Hayatı ve Eserleri Eserlerinden Seçmeler. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Timurtaş, Faruk Kadri (1997). Makaleler - Dil ve Edebiyat İncelemeleri. hzl. M. Özkan. Ankara: TDK Yay.

Timurtaş, Faruk Kadri (hzl.) (1970). Şeyhî’nin Harnâme’si. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Timurtaş, Faruk Kadri (hzl.) (1980). Şeyhî ve Hüsrev ü Şîrîn’i. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Tuman, Mehmet Nâil (2001). Tuhfe-i Nâilî - Divân Şâirlerinin Muhtasar Biyografileri. C. II. hzl. C. Kurnaz; M. Tatcı. Ankara: Bizim Büro Yay.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1932). Bizans ve Selçukiylerle Germiyan ve Osman Oğulları zamanında Kütahya Şehri. İstanbul: Maarif Vekaleti Yay.

Varlık, Mustafa Çetin (1974). Germiyanoğulları Tarihi (1300-1429). Ankara: Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

DOÇ. DR. TUNCAY BÜLBÜL
Madde Yazım Tarihi: 15.07.2014
Güncelleme Tarihi:

Eserlerinden Örnekler


Kasîde-i Kerem

Hürrem erdi bu kerâmetli gün ey kân-ı kerem

Îş ü zevk it ki fedâdır yolına cân-ı kerem

 

Kutlı dem bahtlı sâ’atdür ü ferhûnde zâmân

Ki yine kullara teşrîf idiser hân-ı kerem

 

Câm-ı zer tutdugı îd ayı gibi devr-i felek

Ya’ni kim mevsîm-işretdür ü devrân-ı kerem

 

Kerem ehlin bu gice seyr cihânında görüp

Soraram bunlara kim n’oldı sehâ kanı kerem

 

Didiler gel berü tâlib-i iksîr-i hayât

Gözle sol işigi kim topragıdur kân-ı kerem

 

Dergeh-i şâh-ı atâ-pîşe vü hayr-endîşe

Germiyân memleketi mâliki sultân-ı kerem

 

Açılur ni’meti yagmurı ile gülşen-i cûd

Bezenir kâmet-i servî ile bûstân-ı kerem

 

Pâsbân saltanatı kasrına keyvân-ı felek

Sâyebân devleti dergâhına eyvân-ı kerem

 

Keremi ehline kısmet idicek Rabb-i kerîm

Gör kerâmet ki kirâm içre sever anı kerem

 

Ey ki fazlın güheri mâye-i ummân-ı atâ

V’ey ki feyzin eseri dâne-i nîsân-ı kerem

 

Şeref-i nefsin ile fahr ider evkât-ı şerîf

Kerem-i zâtın ile hoş geçer evân-ı kerem

 

Keffesinde dü-cihân ni’metini az görür

Himmetin çünki eline ala mîzân-ı kerem

 

Ne aceb ger yüz ura Hızr u Sikender kapına

K’işiginden akar uş çeşme-i hayvân-ı kerem

 

Gerçi Fir’avn ola düşmenleri kahr itmek içün

Yed-i beyzâdur elün hüccet ü bürhân-ı kerem

 

Ne aceb ger Karaman bulmasa âlemde âmân

Çünkü yâr itdi sana devlet-i Osmân-ı Kerem

 

Boşalur kâse-i bahr u tükenür kîse-i kân

Bulımaz ni’met-i bî-haddini pâyân-ı kerem

 

Çok işige yüz urur ille ki mahrûm döner

Yine kapunda bulur hürmeti mihmân-ı kerem

 

Lutf çevgânıyla tapun urusardur top

Çünki merdân-ı mürüvvet tuta meydân-ı kerem

 

Şükr kıl fakrun ile itme şikâyet Şeyhî

Derdüne şâh-ı kerîm eyleye dermân-ı kerem

 

İller içre ne kadar k’anıla insâf u sehâ

Diller içre nice kim şen ola destân-ı kerem

 

Başlana adun ile nâme-i dîbâce-i cûd

Yazıla vaslun ile defter ü dîvân-ı kerem

 

Dâyim ola tapuna îd-i safâ vakt-ı sa’îd

İşigünden virile âb-ı sehâ nân-ı kerem

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 58-59.

 

Gazel

Sen câna gözüm kılalı bir kez nazar ey dost

İtdi bu gönül iki cihândan güzer ey dost

 

Lâle yanagun gonce lebün yâdına her dem

Doldı gözimün câmına hûn-ı ciger ey dost

 

Kâr itse gönülüne ne tan âhum u yaşum

Taşa idemez yel ile yagmur eser ey dost

 

Seni sevenün agladugına sevinürsen

Sakın k’işidüp işige düşmen gelür ey dost

 

Mihrinden ura zerreleri topragımun raks

Senden sinime irse nesîm-i seher ey dost

 

Dil âşıka sordugı lebin noktasın ol kim

Cân sırrına âlimler olur bî-haber ey dost

 

Cân murgı uçar olsa felek üzre melek-veş

Ger zülfini salsan ana irer yeter ey dost

 

Devlet tozı irişmege bir dem kademinden

Hâk eyledi Şeyhî yolına cân u ser ey dost

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 106.

 

Gazel

Ehi-i cihân egerçi vefâ ile hoş geçer

Bî-çâre benven ol ki cefâ ile hoş geçer

 

Çoktur gönül ki cevr görür lâ dimez velî

Ben mübtelâyem ol ki belâ ile hoş geçer

 

Ne gündi ki göreydi yüzün ayını gözüm

Yıllar durur ki cânum ol ay ile hoş geçer

 

Bir kez saçın hevâsı irişdi dimâguma

Çokdur ki cânum uş bu hevâ ile hoş geçer

 

Nâ-hoşdur ol ki aşkına kendi hoşun kovar

Ne hoşdur ol ki renc ü enâ ile hoş geçer

 

Yâra rızân olaysa ki ben bî-rızâ olam

Âşık hemîşe terk-i rızâ ile hoş geçer

 

Şeyhî’ye tâs ile içirürse firâk ağu

Nûş eyler anı sıdk u safâ ile hoş geçer

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 115.

 

Gazel

Hokka-i yâkûtdan mühr açdugınca zer saçar

Ya’ni dilber söze gelse dürr ü gevherler saçar

 

Sünbülün saldukça gül-berg üzre ol mâh-ı Huten

Sanki âhû deşt-i Çîn üstüne müşk-i ter saçar

 

Zülfi dâmı halkasında nokta-i hâli anun

Dânedür kim sayd-ı murg-ı cân içün dilber saçar

 

Sebzede salınsa servî ol büt-i lâle-ruhun

Gül tabaklar pür kılup üstüne la’l ü zer saçar

 

Yâ Rab ol şîrîn-lebün ne zevki var kim zikrini

Kanda tekrâr itse dil şîr akıdur şekker saçar

 

Ravzada Rıdvân eger nukl-i lebini nakl ide

Cûy-ı cennet ol safâdan cûş idüp cevher saçar

 

Dürleri medhinde nazmum bahrdür lü’lü-nisâr

Şa’rı sevdâsında şi’rüm âleme anber saçar

 

Ruhları vü agzını zikr itse Şeyhî sebzede

Gonca dem-beste kalır u gül safâdan der saçar

 

Rûha kût u cisme kuvvet ceşme-sârıdur müdâm

Câm-ı meyden cür’a kim Sultân Murâd içer saçar

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 116.

 

Gazel

Gurre-i mehde turra kim pîç ile tâb içindedür

Cân gönül ki rûz u şeb cevr ü azâb içindedür

 

Hatt-ı arakda ârızı bûy-ı gül ü semen midür

Nice mu’attar olmaya müşk ü gül-âb içindedür

 

Çîn saçı Türk gamzesi itdi gazâyı Rûm’da

Bunca hatâ vü küfr ile ecr ü sevâb içindedür

 

Câna müferrih oldugın tanlama bâd-ı cevheri

Câm ele alsa la’linün aksi şarâb içindedür

 

Âb-ı hayât menba’ı yâr işigi turâbıdur

Âlemi seyr iden hemân teşne serâb içindedür

 

Zülf ü ruhun kitâbına yandı vü Şeyhî irmedi 

Nic’okına hakîkati ümm-i kitâb içindedür

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 139.

 

Gazel

Gerçi sabâ kokun uma her dem gelür gider

Verhem yiyüp saçun ile derhem gelür gider

 

Hüsnün günine benzeyimez bedr ayı çün

Bir dün kemâli var kalanı kem gelür gider

 

Câm-ı cihân-nümân yüzin pâk tut müdâm

Âlemde nîk ü bed ferah u gam gelür gider

 

Âşık gerek ki sıdk ile sâbit-kadem dura 

Yoksa hezâr-bâr bu âlem gelür gider

 

Ömr-i bekâ diler isen ihsân yolın gözet

Çün kalur âdemîlik u âdem gelür gider

 

Gün yüzlüler hevâsına düşenler aglasun

Görmez misin bulutlar pür-nem gelür gider

 

Şeyhî karâr kılmaz imiş bir dem âdemî

Devletli şol ki âleme hürrem gelür gider

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 148.

 

Gazel

Cânâ hayât u cân virür ol câna leblerün

Yâkûta reşk ider dahi mercâna leblerün

 

Hızr ol kadehden içdügiçün kıldı câvidân

Bir cür’a dökdi çeşme-i hayvâna leblerün

 

Günc-i deriyye sıgmaya ol şevk ile eger

Bir bûse virse gonce-i handâna leblerün

 

Güzellik içre hatm ide ol la’l-i hâtemi

Ger nakş olursa mülk-i Süleymân’a leblerün

 

Hâsıyyetiyle topragı yâkût u la’l ider

Hâkim olalı mülk-i Bedehşân’a leblerün

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 194.

 

Gazel

Çün saçdı gönlümün kuşuna dâne benlerün

Öldürmesin tutup ki girer kana benlerün

 

Ayyâr u fitne bekçi iken bâg-ı hüsnüne

Çâbük degil mi girdi gülistâna benlerün

 

Şol lebleründeki meges-i anberîn midür

Yâ tûtî mi ki buldı şeker-hâne benlerün

 

Hattın muhakkak olmagiçün noktalar yazar

Her dem gubâr-ı müşk ile reyhâna benlerün

 

Bir baydak oynamakda kılar ruh yüzünde mât

Biz kullarını hükm ile şâhâne benlerün

 

Cennet çemenlerinde saçılmış benefşe mi

Yâ lâle vü gül üzre siyeh dâne benlerün

 

Haddin oda yakar cigeri bigi Şeyhî’nün

Anber tütüzdügi ne aceb câna benlerün

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 195.

 

Gazel

Oldı çü cevr-i fitne-i âhir zamân kaşun

Alsa aceb mi akl u dil ü dîn ü cân kaşun

 

Ger âhuvâne kılsa karakçınlarını çîn

Kahr ile nice şîre kaşandura kan kaşun

 

Kavs-i felek midür ki komış şaşda tîr-i çarh

Yâ mâh-ı nev ki cephede bulmış kemân kaşun

 

Mestâne gözlerüne serâperdeler tutar

Tâkında alnınun ki kurar sâyebân kaşun

 

Çün mihr-i hüsnüne egilüp kendi meyl ider

Cânuma bes niçün ola nâ-mihriban kaşun

 

Karşına secde kıldıgum oldur k’olup durur

Mihrâb-ı kıble-i dil ü cân ü cihân kaşun

 

Şeyhî dilerdi gamzen ala cânını velî

Virmedi kim ide bu ümîde âmân kaşun

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 196.

 

Gazel

Gel ey zarîf ü serv-i gül-endâm kandasın

Sensüz gönülde kalmadı ârâm kandasın

 

Hicrün odına yanam i dilber ale’d-devâm 

Sanma beni ki usanam ıram kandasın

 

Her dem ki âh idem tütünüm göklere çıkar

Rahm eyle bana kalmadı çâram kandasın

 

Cânı vü başı vaslun içün kılmışum fedâ

Yâ irişem ya bagrumı yaram kandasın

 

Nice ki kasd ider tapuna irmege elüm

Yol bulmazam ki hidmete varam kandasın

 

Nâmûs u âr şîşesini taşa çalmışam

Yüzüm suyını topraga karam kandasın

 

Her gice Şeyhî âh ider eydür bu mısra’ı

Gel ey zarîf ü serv-i gül-endâm kandasın

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 235.

 

Gazel

Ne haber virdi sabâ zülf-i perîşânun içün

Ki benefşe kara yaslı görinür anun içün

 

Ne için baş açar u el götürür serv ü çenâr

Ki du’â eyleyeler kadd-i hırâmânun içün

 

Gerçi lâyık degilem lutfuna ey kân-ı kerem

Hasenâtun günidür hayr ide gör cânun içün

 

Kaşlarun yayını îd ayı gibi gözledigüm

Bu ki cânum siperi tek ola kurbânun içün

 

Lâle hâk itdi yüzün gül yanagun reşkinden

Gonce çâk itdi kabâ la’l-i dür-efşânun içün

 

Dürr ü cevher saçılur nâzik ü ter-sûz yazılur

Şeyhî inşâ kılıcak şol leb ü dendânun içün

İsen, Mustafa vd. (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay. 238.

 

Resim ve Minyatür Bulunmamaktadır.

Bestelenmiş Eser Bulunmamaktadır.

Seslendirilmiş Eser Bulunmamaktadır.