RÛHÎ, Bağdatlı

(d.941/1534-1535 -ö.1014/1605-1606)

divan şairi

 

Rûhî, Bağdat’ta 941/1534-1535’te dünyaya geldi (Ahmet Tevfik: yk. 21a). Adı Osman, mahlası Rûhî’dir. Bağdat’ta doğup büyüdüğü için Rûhî-i Bağdâdî (Bağdatlı Rûhî) diye tanındı. Doğumu, Osmanlı Sultanı Kanunî (1520-1566)’nin 940/1533-1534 yılında Bağdat’ı fethinden hemen sonraya rastlar. Rûhî’nin babası, Bağdat’ın fethi sırasında Beğlerbeği Ayas Paşa ile beraber Bağdat’a gelerek oraya yerleşen Türklerdendir (Solmaz 2005: 318; Öztoprak 2001: 11).

Rûhî’nin eğitimi hakkında fazla bilgi yoktur. Eğitimini Bağdat ve civarında tamamladığı tahmin edilmekle beraber nerelerde ve kimlerden dersler aldığı bilinmez. Ancak daha sonra Bağdat’tan ayrılmış ve birçok paşanın maiyetinde çalışmıştır. Kaynaklar onun seyahate düşkün olduğunu, farklı yerleri görmekten büyük zevk aldığını ve bu yüzden Necef, Kerbela gibi Bağdat yakınlarından başka Şam, Erzurum, Hicaz hatta İstanbul ve Konya’da bulunduğunu bildirmektedirler. Esrar Dede, tezkiresinde, onun Mevlevî olduğunu, sefer ve seyahate meyilli olduğunu, İstanbul’a gelerek Galata Mevlevîhanesinde oturduğunu, burada şiir ve ilimle meşgul olduğunu daha sonra Konya’da Mevlânâ türbesini ziyaret ettiğini, oradan Hicaz’a, sonra Şam’a gittiğini ve ömrünün sonuna kadar orada kaldığını yazar (Esrar Dede 2000: 217-220).

Rûhî’nin seyahat etmekten hoşlandığı ve çok yer gezdiği şiirlerinden de anlaşılmaktadır. Bir beytinde “Devr eylemedük yer komaduk bir nice yıldur / Uyduk dil-i dîvâneye dil uydu hevâya” diyerek gezmedik yer bırakmadığını söyler. Başka bir beytinde ise “Gezmedük yer komayup maşrık u mağrib dimeyüp / Gâh Rûm’a düşelüm gâh ‘Acem geh ‘Arab’a” diyerek İran, Anadolu ve Arap coğrafyalarında dolaştığını dile getirir (Öztoprak 2001: 12).

Rûhî’nin gittiği yerlerde, pek çok devlet adamı, şair, bilgin ve sanatkârla tanıştığı muhakkaktır. Ancak buralarda kimlerle tanıştığı ne tür görevler yaptığı konusunda kaynaklarda açıkça bilgi verilmemiştir. Divanında yer alan bir gazele göre Süleyman Paşanın maiyetinde sipahi olarak çalışmıştır (Ak 2001: 15-16 ). Bazı şiirlerinden ona, Şirvân’ın Çalı kazasının dirlik olarak verildiği, ancak bundan pek memnun olmadığı anlaşılmaktadır.

Şair ömrünün son yıllarını Şam’da geçirmiş, uzun süre bu şehirde yaşamış, 1602-1604 yılları arasında burada kadılık yapan Azmîzâde Hâletî (öl. 1631) ile birlikte çalışmıştır. Divanında yer alan bir tarih kıtasında Hâletî’nin söz ustası oluşundan, adalet ve faziletinden, seviyeli sohbetlerinden bahsetmiştir.

Kanunî (1520-1566)’nin padişahlığı döneminde dünyaya gelen, gençlik ve tahsil devri Kanunî dönemine tesadüf eden Rûhî, onun ile birlikte Sultan II. Selim (1566-1574), Sultan III. Murad (1574-1595), Sultan III. Mehmed (1595-1603) olmak üzere dört padişah devrini idrak etmiş ve Sultan I. Ahmed (1603-1617) zamanında 1014/1605-1606’da Şam’da ölmüştür.

Bağdatlı Rûhî, Zâtî (ö. 1547) ve Muhibbî (ö. 1566) gibi klâsik Türk edebiyatının en çok gazel yazan şairlerindendir. Divanında yer alan 1115 gazeliyle onu gazel şairi olarak nitelendirmek mümkündür. Gazellerinde lirik bir söyleyiş tarzı ve rintçe bir eda vardır. Bu özellik elbette gazel nazım türünün birinci plânda âşıkane olması, içkiden, sevgiliden, ayrılık ve vuslattan bahsetmesi vb. sebeplerden kaynaklanıyor olmalıdır. Bununla birlikte mahlasından da anlaşıldığı gibi onun iç dünyası ile ilgili olduğunu da belirtmek gerekir. Rûhî bir beytinde “Gam yimem kadh-i adûdan ki benem ey Rûhî / Bildürür rütbemi erbâb-ı kemâle gazelüm” dediği gibi zaman zaman kendi şiirlerinden söz ederken gazellerine farklı bir güven duyduğunu açığa vurur.

Fuzûlî (ö. 1556)’nin Şikâyetname olarak tanınan mektubunda dile getirdiği aksaklıkları Rûhî, gazel formunun elverdiği ölçüde işler ve özellikle “eksilmede” redifli gazelinde, artık yok olmaya yüz tutmuş değerlerin ardından duyduğu acıyı dile getirerek çağının tanığı olduğunu gösterir (Kurnaz 1995; 65-68). Rûhî, sosyal hayata ve hadiselere duyarlı bir divan şairidir. Belki de bu yüzden şiirlerinde söz ve mana oyunlarına fazla yer vermez ve yine bu yüzden şiirlerine akıcılık ve sadelik hâkimdir. Divanı'nda konuşma dili ile söylenmiş sade örnekler çoktur.

Bazı âşıkane gazelleri aslında na’t veya şefaatname türündendir. Bilhassa her harfle yazılan gazellerin birincileri bu türdendir. Mevlânâ (ö. 1273), Fuzûlî (ö. 1556) ve benzerlerinde rastladığımız bu tür gazellerde sevgili ile kastedilen Hz. Peygamber’dir. Bazen de sevgili ile Allah kastedilmektedir. Divan’da bu çeşit âşıkane ve rindane gazellerin sayısı az değildir. Bütün bunlara rağmen Rûhî; Mevlânâ (ö. 1273) ve Yunus Emre (ö. 1320) gibi bir mutasavvıf değildir. Şiirlerinde görülen tasavvufî remizler ise, ilâhî aşkın vahdet ve kesret meselelerinin, onun şiirlerinin dokusuna işlenmiş olmasından başka bir şey değildir.

Rûhî, asıl şöhretini terkib-bendiyle yapmıştır. Her bendi sekiz beyitten oluşan 17 bendlik terkib-bendi yazıldığı dönemden Ziya Paşa (ö. 1880)’ya kadar her devirde okunmuş, sevilmiş ve bu terkib-bende birçok nazire yazılmıştır. Hiciv türünün şaheserlerinden biri kabul edilen bu eseri ona, edebiyat tarihinde mümtaz bir yer edinmesini sağlamıştır. Bu manzumede insanın yapısı, sosyal hayatın insan üzerindeki etkisi, sosyal dengesizlikler; toplumda çıkarcı, şahsiyetsiz kişilerin durumu, adaletsizlik vb. konular tasvir, tenkit ve hicv edilmiştir. Terkib-bende, yazıldığından itibaren birçok şair tarafından nazire yazılmıştır. Cevrî (ö. 1654), Arpaeminizâde Mustafa Sâmî (ö. 1734), Levhî (ö.1751), Kabûlî-i Edirnevî (ö. 1829), Leylâ Hanım (ö. 1848), Ziya Paşa (ö. 1880), Naci (ö. 1893), Fehim, Abdî, Kandiyeli Ali Râşid Efendi, Ayetullâh ve Receb Vahyî’nin nazireleri bunlardan bilinenlerdir. En meşhuru ise Ziya Paşa tarafından 1870’te yazılan naziredir. Ziya Paşa’nın naziresi, nazirecilik geleneğinin en başarılı örneklerinden biridir denilebilir (Gözler 1987). Namık Kemal (ö. 1888), Ziya Paşa’ya bu şiirinden dolayı “Terkîb ile şi’ri etdin ihyâ” der. Sabri F. Ülgener, Rûhî’nin terkib-bendini esas alarak devrin zihniyet yapısına dair çözümlemelere girişmiştir (Ülgener 1983).

Rûhî’nin hiçbir divan nüshasında yer almayan bir gazeli, Esrar Dede (ö. 1796) tarafından ona aitmiş gibi gösterilir ve Mevlânâ methinde olduğu için Rûhî’nin de Mevlevî olduğu düşünülür (Genç 2000: 217-218). Abdulbaki Gölpınarlı (ö. 1982)'nın ve Coşkun Ak'ın verdiği bilgilere göre, bu gazel Rûhî'ye değil, tanınmış bir mevlevî şair olan Cevrî (ö. 1654)’ye aittir (Ak 2001: 19). Abdülbaki Gölpınarlı ise, Rûhî’nin hurufî olduğunu söyler (Gölpınarlı 1953: 20-21). Rûhî’nin Bektaşî olduğunu iddia edenler de vardır. Ancak onun şiirlerinde Mevlânâ ve Hacı Bektaş methinde olanlar, devrin diğer şairlerinin divanlarında yer alanlardan fazla değildir. Yine hurufîlik remizlerinin kullanıldığı beyitler de onun hurufî sayılmasına imkân tanıyacak nispette değildir. O, “Mezhebiyle biz İmâm-ı A’zam'ı fahr eylerüz / Kim mezâhibde o mezhebdür “Huden li’l-muttakîn” diyerek tereddüde yer bırakmayacak şekilde mezhebini ortaya koymaktadır (Öztoprak 2001: 19).

Rûhî, yer yer beyitlerinde şairlik gücünden, dönemindeki şairlerin cahilliklerinden, kabiliyetsizliklerinden söz eder. Bu beyitlerinde o, şiir ve şairden ne anladığını ortaya koymaktadır. Ona göre, birkaç beyit yazmakla şair olunmaz. Şair olabilmek için çok sayıda başarılı şiire sahip olmak gerekir. Başarılı şiir ise hoş ve güzel edalı, kelimeleri iyi seçilmiş, ruhu olan şiirdir. Beyitlerinde “Bir iki beyt-i mevzûn dimeğe herkes de kâdirdür / Hüner Rûhî gibi rengîn-edâya sâhib olmakdur”, “Şâir oldur ki söze rûh vire Rûhî-vâr / Lebi vasfın idicek sen büt-i şîrîn-sühanun” diyerek bu hususlara dikkat çeker (Öztoprak 2005: 115, 122-124; Öztoprak 2006: 98).

Netice olarak Rûhî’nin şiirleri, daha çok âşıkane ve rindane görünmekle beraber fikrî ve sosyal konulu olanları da az değildir. Dili gayet sade ve akıcı olup çağdaşı diğer bazı şairlere göre tamlamalar ve yabancı kelimeler sayıca azdır denebilir. Söz ve mana sanatlarına fazla itibar etmeyen Rûhî, akıcı bir üslup yakalama gayretinde olmuş ve içinden geldiği gibi söylemiştir. Mevlânâ (ö. 1273), Fuzûlî (ö. 1556), Bâkî (ö. 1600) gibi şairlerden tabii olarak etkilenmiş, beğendiği şiirlere nazireler yazmıştır. Çok sayıda gazeli olmakla övünmüş olmasına rağmen gazelleriyle fazla ilgi uyandıramamıştır. O, asıl şöhretini terkib-bendi ile yapmış ve yazdığı tarihten günümüze kadar sürekli ve derin bir tesir uyandırarak Türk edebiyatı tarihi içindeki yerini de bu hoş edalı, sosyal muhtevalı, hiciv türünden manzumesi ile almıştır.

Rûhî’nin bilenen tek eseri Türkçe divanıdır. Kütüphanelerde yazma nüshaları mevcut olan eserin Arap harfli ilk baskısı 1287’de İstanbul’da yapılmıştır. Eserin edisyon kritikli neşrini Prof. Dr. Coşkun Ak, Bağdatlı Rûhî Dîvânı (2 C, Uludağ Üniversitesi Yayınları, Bursa 2001) adıyla yayımlamıştır. Aynı yazarın, Bağdatlı Rûhî Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanı’ndan Seçmeler (Bursa 2000) adıyla Bağdatlı Rûhî’yi ve şiirlerini tanıtıcı seçmeleri, ayrıca Prof. Dr. Nihat Öztoprak’ın Rûhî, (Timaş Yay., İstanbul 2001) adıyla başta terkib-bendi olmak üzere tanınmış gazellerini ve nesre çevirilerini ihtiva eden bir çalışması vardır.

Rûhî Divanı, divan tertip usullerine uygun olarak hazırlanmış mürettep bir divandır. İçinde ikisi manzum mektup olmak üzere 40 kaside, 6 mersiye, 1 terkib-bend, 1 terci’-bend, 3 muaşşer (onlu), 2 müsemmen (sekizli), 7 müseddes (altılı), 1 muhammes (beşli), 94 tarih, 2 murabba’, 1 muamma, 8 gazel tahmisi, 1115 gazel, 28 rubâî, 26 kıt’a ve nazım şekli belirlenememiş birkaç manzume vardır.

Kaynakça

Ahdî. Gülşen-i Şuarâ. Millet Kütüphanesi. Ali Emirî Tarih. nr. 774.

Ahmed Tevfik. Mecmuatü’t-Terâcim. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. 192.

Ak, Coşkun (2000). Bağdatlı Rûhî Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanı’ndan Seçmeler. Bursa: Gaye Kitabevi.

Ak, Coşkun (2001). Bağdatlı Rûhî Dîvânı (Karşılaştırmalı Metin). Bursa: Uludağ Üniversitesi Yayınları. 2 C.

Büyük Türk Klâsikleri (1986). “Rûhî”. C. IV. İstanbul: Ötüken Yay. 117-125.

Genç, İlhan (hzl.) (2000). Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye İnceleme-Metin. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yay.

Fâizî. Zübdetü’l-Eş’âr. Süleymaniye Kütüphanesi. Şehid Ali Paşa Bölümü. nr. 1877.

Gölpınarlı, Abdülbaki (1953). Nesîmî-Usûlî-Rûhî Hayatı, Sanatı, Şiirleri. İstanbul: Varlık Yay.

Gözler, H. Fethi (1987). Ziya Paşanın Terci-i Bendi ile Terkib-i Bendi Üzerine Düşünceler. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.

Kurnaz, Cemal (1996). “Çağının Cesur Bir Tanığı: Bağdatlı Rûhî”. Türk Kültürü Araştırmaları (Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’a Armağan). XXXII/1-2. s. 267-286.

Külliyât-ı Eş’âr-ı Rûhî-i Bağdâdî. İstanbul. 1287.

Öztoprak, Nihat (2001). Rûhî. İstanbul: Timaş Yayınları.

Öztoprak, Nihat (2005). “Rûhî’nin Şiir Anlayışı”. Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi. İstanbul: XXII. 101-136.

Öztoprak, Nihat (2006). “Rûhî’nin Şâir Anlayışı”. Osmanlı Araştırmaları (Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu’na Armağan-IV). XXVIII. 93-122.

Solmaz, Süleyman (2005). Ahdî ve Gülşen-i Şuarâsı (İnceleme-Metin). Ankara: Atatür Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

Ülgener, Sabri F. (1983). Zihniyet, Aydınlar ve İzmler. Ankara: Mayaş Yayınları.

PROF. DR. NİHAT ÖZTOPRAK
Madde Yazım Tarihi: 11.04.2014
Güncelleme Tarihi:

Eserlerinden Örnekler


TERKÎB-BEND

 I. Bent

 

 

 Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestüz

 Biz ehl-i harâbâtdanuz mest-i elestüz

 

 Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanur lîk

 Biz mâ‘il-i bûs-ı leb-i câm u kef-i destüz

 

 Bu ‘âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyuz

 A‘lâlara a‘lâlanıruz pest ile pestüz

 

 Sadrın gözedüp n’eyleyelüm bezm-i cihânun

 Pây-ı hum-ı meydür yerimüz bâde-perestüz

 

 Erbâb-ı garaz bizden ırağ olduğı yegdür

 Düşmez yire zîrâ okımuz sâhib-i şastuz

 

 Mâ‘il degülüz kimsenün âzârına ammâ

 Hâtır-şiken-i zâhid-i peymâne-şikestüz

 

 Hem kâse-i erbâb-ı dilüz ‘arbedemüz yok

 Meyhânedeyüz gerçi velî ‘aşk ile mestüz

 

 Biz mest-i mey-i meygede-i ‘âlem-i cânuz

 Ser-halka-i cem‘iyyet-i peymâne-keşânuz 

 

 II. Bent

 

 Sâkî getür ol bâdeyi kim dâfi‘-i gamdur

 Saykal ur mir‘âta ki pür jeng-i elemdür

 

 Dil-bestelerüz bizden ırağ eyleme bir dem 

 Ol bâdeyi kim nûr-ı dil ü dîde-i Cem’dür

 Ey hâce fenâ ehline zinhâr ululanma

 Dervîşi bu mülkün şeh-i bî-hayl ü haşemdür

 

 Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye ‘âlî

 Tâc-ı ser-i ‘âlemdür o kim hâk-i kademdür 

 

 Gel toğrılalum meygedeye rağmına anun

 Kim bâr-ı riyâdan kad-i bergeştesi hamdur

 

 Mey sun bize sâkî bizüz ol kavm ki dirler

 Rindân-ı sabûhî-zede-i bezm-i kıdemdür

 

 Bu nazm-ı Peyâmî’den işit hâle münâsib

 Kim zübde-i yârân-ı suhandân-ı ‘Acemdür

 

 "Mâ-rind-i sabûhî-zede-i bezm-i elestim

 Pîş ezheme dürdi-keş ü bîş ezheme mestim"

 

 III. Bent

 

 Hoş gûşe-i zevk idi safâ ehline ‘âlem

 Bir hâl ile sürseydi eger ‘ömrini âdem

 

 Sıhhat sonı derd olmasa vuslat sonı hicrân

 Nûş âhırı nîş olmasa sûr âhırı mâtem

 

 Bu ‘âlem-i fânîde safâyı ol ider kim

 Yeksân ola yanında eger zevk u eger gam

 

 Dâ’im ola hem-sohbet-i rindân-ı kadeh-nûş

 Varın koya meydâna eger bîş ü eger kem

 

 Sûfî ki safâda geçinür Mâlik-i Dînâr

 Bir dirhemini alsan olur hâtırı derhem

 

 Zâhir bu ki âhır yeri hâk olsa gerekdür

 Ger dirheme muhtâc ola ger mâlik-i dirhem

 

 Mey sun bize sâkî içelüm rağmına anun

 Kim cehli ile bilmedügi yerden urur dem

 

 Her münkir-i keyfiyyet-i erbâb-ı harâbât

 Öz ‘aklı ile Hakk'ı diler kim bula heyhât  

 

 

IV. Bent

 

 Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım dir

 Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım dir

 

 Meyhânede ister yıkılup olmaga vîrân

 Bîçâre harâb olmadan âbâd olayım dir

 

 Elden komasun câm-ı meyi gül gibi bir dem

 Her kim ki bu gamhânede dilşâd olayım dir

 

 Bir serv-kadün bende-i efgendesi olsun

 ‘Âlemde o kim gussadan âzâd olayım dir

 

 ‘Ömrin geçirüp kûh-ı belâda dil-i şeydâ

 Berhem-zen-i hengâme-i Ferhâd olayım dir

 

 Vasl istemeyüp hicr ile hoş geçdügi bu kim

 Miskîn gam-ı cânâneye mu‘tâd olayım dir

 

 Gezdi yürüdi bulmadı bir eglenicek yer

 Min-ba‘d yine ‘âzim-i Bağdâd olayım dir

 

 Bağdâd sadefdür güheri dürr-i Necef’dür

 Yanında anun dürr ü güher seng-i hazefdür

 

 

GAZELLER

 I.

 

 Gönlüme bir câm sundı sâkî-i bezm-i elest

 Nice yıllardur yatur meyhâne-yi vahdetde mest

 

Mest olup meyhânede hâk üzre yatsan gam degül

 Himmeti ‘âlî gerek insânun ey dil gönli pest

 

 Fasl-ı tâbistân gelüp irdi o günler kim ola

 Ehl-i diller mey-perest ü ehl-i zühd âteş-perest

 

 Yâr bezminden ayak çekmem olursa gam degül

 Seng-i ta‘nından rakîbün şîşe-i hâtır şikest

 

 Rûhiyâ olduk giriftâr-ı kemend-i zülf-i yâr

 Gayr seyr-i bâğ ider biz künc-i gamda pây-best

 

  

 II

GAZEL

 

 Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler

 “Yevme lâ-yenfa‘u”da kalb-i selîm isterler

 

 Berzâh-ı havf ü recâdan geçegör nâkâm ol

 Dem-i âhırda ne ümmîd ü ne bîm isterler

 

 Unudup bildigini ‘ârif isen nâdân ol

 Bezm-i vahdetde ne ‘ilm ü ne ‘alîm isterler 

 

 ‘Âlem-i bî-meh ü hurşîd ü felekde hergiz

  Ne mühendis ne müneccim ne hakîm isterler 

 

 ‘Âlem-i keşf-i ma‘ânîde çok esrâr açılur

  Varamaz nefs-i gazûb anda halîm isterler

 

 Harem-i ma‘nâya bîgâneye yol virmezler

 Âşinâ-yı ezelî yâr-i kadîm isterler

 

 Sâkin-i dergeh-i teslîm-i rızâ ol dâ'im

 Ber-murâd itmege hidmetde mukîm isterler 

 

 Dergeh-i fakre varup dirlügini arz itme

 Anda hergiz ne sipâhî ne za‘îm isterler 

 

 Cürmüne mu‘terif ol tâ‘ata mağrûr olma

 Ki şifâ-hâne-i hikmetde sakîm isterler 

 

‘Âşık ol şerbet-i vasl ister isen kim ‘uşşâk

 Çâresiz derd arayup renc-i elîm isterler 

 

Ni‘met-i zâhire dilbeste olan gürsineler

 Müzd-i nâm-pâreye cennât-ı na‘îm isterler

 

Kıble-i ma‘nâya fehmeylemeyen keçrevler

 Sehv ile secde idüp ecr-i ‘azîm isterler 

 

Ezber it kıssa-i esrâr-ı dili ey Rûhî

 Hâzır ol bezm-i ilâhîde nedîm isterler 

 

 

GAZEL

III

Yârdan geldi bize virdi haberler kâğıd

Başlar üzre yir iderse yiridür her kâğıd

 

Şerh-i vasfı o mehün irmeye pâyâna henüz

Fi’l-mesel ger ola eflâk ser-â-ser kâğıd

 

Âsumânda görinen mihr-i cihân-tâb değül

Uçurur her seher ol serv-i semenber kâğıd

 

Her kaçan alsam ele yazmaga sûz-ı dilümi

Od düşer üstine fi’l-hâl yanar her kâğıd

 

Ol mehün kılmagıçün ârızı vasfın tahrîr

Bâğda almış eline her gül-i ahmer kâğıd

 

Arz-ı hâl itmege ol şâhsüvâre olmaz

Safha-i çihre-i zerdüm gibi bir zer kâğıd

 

Yazmağa vasf-ı ruh-ı yâr ile Rûhî şi’rin

Çarhda almış ele mâh-ı münevver kâğıd

 

Öztoprak, Nihat (2001). Rûhî. İstanbul: Timaş Yayınları.

 

Resim ve Minyatür Bulunmamaktadır.

Bestelenmiş Eser Bulunmamaktadır.

Seslendirilmiş Eser Bulunmamaktadır.